bekle.
bu bir emir değildir.

Durum

bir toplama kampında
kulağını çınlatan
bir tek ben olacağım.

şu iki satırda bana saygı duyacaksın. çünkü okuyup da liğme liğme olmadan duramıyorum:

"Durursan öldürürsün beni.
Durursam öldür beni."

27 Ağustos 2009 Perşembe

Kıssa

Kıssa

Karşı emrimdir!

Karşı emrimdir!

Kalem sızısı

Kalem sızısı

25 Ağustos 2009 Salı

Yoksan Vaaz

Yoksan Vaaz

23 Ağustos 2009 Pazar

Mum's Threats

Mum's Threats

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Korkak Durum

Korkak Durum

14 Ağustos 2009 Cuma

Yol Hayallerinden İkileme

Yol Hayallerinden İkileme

11 Ağustos 2009 Salı

Ve Mecbur

Ve Mecbur

6 Ağustos 2009 Perşembe

Meşr-u Aşk

Meşr-u Aşk

24 Temmuz 2009 Cuma

DE

DE

23 Temmuz 2009 Perşembe

Evrensel Barış ve Teklik

Onlarca kez aşağıdaki "röportajı" yapmışımdır kendimle.

- Yazıntıkar, sence evrensel barış, tek ülkelilik gibi şeyler mümkün mü?
- İnsan yaşamı devam ederken?
- Evet?
- Hayır.

21 Temmuz 2009 Salı

Sanat Hakkında - 1

Geldik o mâlum konuya...
Önce klasik soru: Sanat sanat için midir, halk için midir?

Kat'iyen sanat içindir. Çünkü...

Can Yücel, "Ars Gratia Artis" adlı şiirinde, "sanat sanat içindir" diye bağırdığından değil.
Sanat, kendini sürekli ileriye taşımak ister. Toplumlar bunu istemez. Sanat, eğer sanat ise, her zaman yeni yollar arayışında, yeni kapıları kırmak ya da yeni düşünce yatakları açmak istemektedir. Yaratıcılıktan bahsediyoruz, sanat sözcüğünü ağzımıza aldığımızda. Toplum ve yaratcılık ne denli birlikte, hatta ne kadar yakındır?

Toplum denen illet, yaratıcılığın en meşru düşmanıdır. Çünkü toplum, asla sahip olduğu değerleri değiştirmeye meyilli değildir. Çünkü toplumu yöneten, dirlik düzen sağlayan en büyük bekçi de ahlaktır bir yandan. Eğer ki sevgili toplumun değerlerini, yaratıcılık aracılığıyla yıkmaya çalışırsanız, bırakınız yıkmayı, o değerleri kullanmaya çalışırsanız, işte o vakit ahlakın beş parmağı ve kara avuç içi size "dur!" diyecektir. Hayır, burada erotizmden bahsetmiyoruz ahlakı kızdıran yaratıcılık derken. Tümüyle yaratıcılık. Toplumu (asalak tabi...) bir bünye kabul edersek, o bünye hiçbir hücresinin mutasyona uğramasına razı olmayacaktır.

Hal böyleyken, sanat, kendisinin temeli olan yaratıcılığı uslu uslu engelleyen toplumun içinden nasıl doğabilir de yine o toplumu kendi etkisi altına alabilir? O toplumdan "yaratı"lan eserler, yine o topluma döndüğüne göre; bu bir ilçede sokaklara konup da bir türlü dönüşüm fabrikasına götürülmeyen geri dönüşüm konteynırlarına benzemez mi? Ah, kesinlikle ekonomik bir sanat! Girdisi çıktısı yok! Bakiye sıfır! Cari düzgün! Bilanço tıkırında! Ayın 25'i de gelmiyor bir türlü zaten, vergi sıkışıklığı da yok!

Eğer yukarıdaki distopya gerçek ve hakikat olsaydı, 23 Nisan şiirlerini okuyor olacaktık her zaman. Girdisi güneş altında sıcak ve çıktısı mikrofonda çocuk sesi olan şiirler.
Resim sanatı sadece klasikte takılı kalacaktı ve fotoğraf makinesi icat edildiğinde de yok olacaktı. Zira, fotoğraf sanatı da doğduğu yerde, vesikalıklarda ve haber fotoğrafçılığında sayıklayacaktı.
Dans ise, bir koşudan ibaret olacaktı. Çünkü toplumda çıkan ve topluma faydası olan tek şey budur dansla alakalı! Çünkü toplum habire eşekler gibi bu kalıptan diğer kalıba koşuyordur. Yanılmayın, bu sayfanın ergenlikten çıkalı çok oldu!

Sanat, toplum için olsaydı şayet, "milletvekili, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı" da sanatçı olurdu/olabilirdi. Fakat, olamazlar.

Şöylesi de doğrudur: Sanat, sanat olarak yapılır. bir kez yapıldı mı, elden çıkar ve toplum onu nasıl kullanmak istiyorsa kullanır. İşine geliyorsa gördüğü/duyduğu/okuduğu, baş tacı eder. Gelmiyorsa eğer, saçmalıktan ibarettir topluma göre o eser. Sanatçı sadece yapar! Diğer yolu bilmez! Tek yapabileceği, tek yaptığı o an, odur.

Tekrar etmekte fayda var; sanatı topluma prangalarsak, ne vahimdir hali insanın! Ne vahim ki, gökyüzünde bir melekler konseyi toplanmak zorunda kalır, nasıl olur da onları sadece beyaz olarak renklendirir insanlar diye... Sanat, her zaman ileride, yaratıcılığı besleyen, dahi yaratan olmalı ki, toplum da orasından burasından bir şeyler kapıp, şöyle bir silkelenip kendine gelsin. Yahu bu karı niye cam parçaları yedikten sonra şarkı söylüyor, niye bu adam elindeki 45 kalibrelik silahı boya paletine bandırıp duvarda resim yapıyor ya da şu her bir dakikada kafasından bir saç teli koparan çocuk, niye okuyanların gözünün açık gitmesine sebep acayip acayip kelimeler yazıyor, diye düşünebilsin. Toplum, sanata ulaşmak için çabalamalı. Yoksa, yoksa tanrının planı büyük bir hezimete uğrar.

Peki, sanat ne içindir allah aşkına?

André Aciman'ın kendimi yerden yere vurarak, çok severek okuduğum "Beni Adınla Çağır" kitabında da geçen şu sözü hatırlamak gerek: "ruh ile bedenin birleştiği yerin epifiz bezi olduğunu söyleyen her kimse çok salakmış, göt deliğidir o göt." (gibi bir şey... Çevirmeni de tebrik ediyorum bu arada... Ruhuna sağlık Süha Sertabiboğlu...)

Ekşisözlük'ten "strategic" çok güzel der: "Bir nevi mastürbasyondur; zira mastürbasyon, mastürbasyon içindir, bir amacı olamaz. Olsa da eğreti olur, yakışmaz."

Sanat, götünü parmaklamaktır. Evet, en bariz şekilde budur. Ruh ile bedenin birleştiği yeri, göt deliğini ya da epifiz bezini okşamaktır. Daha, daha, daha da okşamaktır gitgide! Durmak istemeden, kendine mâni olamadan! Çünkü sonunda...ah, sonunda ve her seferinde, insanoğlu ilk boşalmasının ya da orgazmının çarpılmasını yaşar. Tekrar tekrar. İşte bu andır, bir türlü "toplum için"i savunanların erişemediği doruk.

Hayrola.

17 Temmuz 2009 Cuma

Deste-1 [gecikmeden]

Deste-1 [gecikmeden]

10 Temmuz 2009 Cuma

Fincan

Fincan

Murtaza & Tevfik

Oku: http://kacakgay.blogspot.com/2009/07/murtaza-bi-gun-cok-edeb-ili-bi-oglan.html

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Oh Dionysus

Rock'n Coke - Linkin Park

1'er adet,

19 Temmuz Pazar günü için Rock'n Coke günlük bileti
ve
19 Temmuz Pazar Günü Linkin Park Sahne Önü bileti

satılıktır. Acil.

İletişim: wiseremuska@yahoo.com

6 Temmuz 2009 Pazartesi

1234567890

4 Temmuz Dream Theater konserine gidildi.
İstanbul'da sabahlanıldı.
Ortaköy'de.

Ortaköy çok sevildi.
Tekrar tekrar gidilecektir.

Kabataş Erkek Lisesi'nin önünde fotoğraf çekinildi.

30 Haziran 2009 Salı

dahasonraisimkoyacağımelbet

9 Haziran 2009 Salı

Yok

Yok yazı.
Betim benzim attı. Acıktım.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Microcosmos'un Macro Dinlenmesi

Merhabalar....... Bolca nokta koymama dikkat. Şöyle bi eziklik hali var, evden kaçıp geri dönmüş çocuğun yüzündeki ifade var o noktalarda.

Arkadaşım dinletti:



37.saniyesine kulağınızı dayayın ikinci dinleyişinizde. Sesiyle bir oynama yapyor, "no greyaaAAAAaaAAA do" diyor. ordaki a'ların o dalgalanması...hhhhffff....hfff... yüze yakın dinlemişimdir şu kısacık sürede..geçmiştir bile... siz de dinleyin...

sonra. tam 1 dakika sonrasına gidin. sanki bilerek yapmışlar. 1:32'de; "Sit on the grass, observe, and paint" diyor. "observe" derken, tam bir İngiliz aksanıyla! "R"ye vurgu koyuyor. bu da 1:37-37,5'a denk geliyor...orası da müthişti...

ha bunu neden paylaştım?
hem olağanüstü güzel olduğu için, hem de bir müziği (şarkı demeye gönlüm el vermiyor..) nasıl dinlediğim hakkında bir fikir sahibi olun diye.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Boza 2

Hafiften kızgın, hafiften kırgın, hafiften öfkeliyim ya bu gece...haksızca hani...

E.D. der: İstiyorum ki, O'nu döveyim sözlerimle. Acısı kalsın. Diyeyim ki, bak, bak neler yaptın. Yıkılmaz denen kalemi yıktın. Buraların sahibine bak. Gördüklerin hoşuna gitmedi mi? Eserini beğenmedin mi? Al o zaman çekici ve yok et onu. İzin verme kimsenin görmesine.

Ne diyeyim...
Vursun çekici de yok etsin bakalım.
Umudumuz o yanadır.

Haksız olarak kızdığımı biliyorum bu gecenin en başından beri. Ama kızmak hoşuma gidiyor, n'apayım.

Boza

Kızıyorum ona... Haksızım.

Beni bırakıp gittiği için kızıyorum ona...
Korkup kaçtığı için kızıyorum ona...
Tadımı viskili çikolataya, kokumu toprağa ve rengimi kırmızıya benzettiği için kızıyorum ona...

Saplantılarıma anlam kattığı için kızıyorum...
Bana odamdan çıkmamak için bahaneler bulduğu için...

Kendi kendime anlatacağım oval ofis hikayeleri bıraktığın için elbet.
Tahtalar alıp, çiviler alıp, kendi kütüphane raflarımızı kendimiz yapacaktık.
Bir haftasonu bir kaçamak yapacaktık bir yerlere. O hafta sonu kaçamağı fikrini, Türk filmlerine benzetmemi sağladığın için de kırgınım...

Yazmak engel değil kızıp kırmama kendimi.
Öyle büyük de değil ha kızgınlığım falan.
Hafiften. Boza gibi.

19 Mayıs 2009 Salı

C'est fini...

Congrats...

:'(
no...no...


no................

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Fırat Türküsü

Hep sevmişimdir...

17 Mayıs 2009 Pazar

Mâlum

Hadi biraz ağabey kızdıralım.

Başla:

"...Böylece kendi batışını ister o."

Ne büyük bir değer, fedakarlık. Sahip olan, ne zengin.
[Coş müzik! August Rush'tan Bach/Break]

Şşş... Gözünü kapa... Müziği sok içine... Üstünü başını düzelt... Nazikçe, çok nazikçe birkaç kelime çıkar haz(i)neden... Çığlık! Sakinleş. Bunun üstüne sakinleş ki olsun kelâm hafiften... Kapa gözünü yine... Yoğursun müzik seni... Ellerin göğsünün üstünde, her zamanki tabutiçiölü gibi. Her atakta kafanı hafifçe yukarı titret, tik gibi.

COŞ!

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Saat yok!

Uyuyordum da. Rüya gördüm. Of çok güzeldi ya...

Eh, bütün gece, sokakta film izlerken kıçın başın dona dona, aynı zamanda çaktırmadan birilerine bakmaya çalışırsan, o baktığın gelir konar rüyana da onu söylersin şarkılarda. ateşte çıra adın...

[ah canım görevli teyzem... odamızı temizleyen ah teyzem... sabun gelmiş, yaşasın... canım benim...]

Bu rüyanın etkisiyle, 06:59'da uyandım. Saat yok! Odada saat yok! Tüm saatler yamulmuş, ah tam flashback malum tabloya! Saatsiz sabaha soyunukmuşum!

Bilgisayarı açmak zorunda kaldım saate bakmak için. Sonra yine uyudum...

Tekrar uyuduğumda, arkadaşım görmüş, sırıta sırıta uyuyormuşum, bu sefer de o sırıtmaya başlamış bana baka baka...

Ahan da bu gece de uyanıkız.

12 Mayıs 2009 Salı

Oh.

Oh.
Hattımı kırdım.

Ulaşmak isteyen olursa şayet, suratına yumruk atsın. Çenesine özellikle.

Güzel Bir Göz Beni Attı

Üzerine beyazlar

Ama...
[Boğazında düğüm etkisi.]

Ama...

Yerin altında beyazlar içinde gördüm birini, her zamanki gibi bocaladım ilk görüşte... her zamanki gibi bir sonraki adımımı atmaktan vazgeçip, bir saniye kadar yerimde durup, sonra adımlarıma devam etmem gerektiğine karar verdim. Yok yok, beyazlar içindeki onu yeraltına yakıştıramadığımdan değil tabi... Ama bocalıyorum işte böylesini karşımda aniden görünce.

Kafamı çevirip yüzüne bile bakmadım.
Bir zamanlar delik deşik edilen gurur kumaşımın intikamı mı?
Yo... İntikam yok, intikam değil... Ağır, apağır bir kırgınlık...

Sanma ki karşılıklı bu kırgınlık. O dahi değil. Onu Chopin'le karıştırmayın. O bir dahi değil.
Yahu diyip duruyorum ya, gelin güveylik meselesi. Kendi kendime gelin güvey olma meselesi. Asla kapını açıp, masandan bir defter alıp üstüne kurşun kalemle noktalar bırakacak değilim... Ama kapını dinlememe izin ver, yeraltı beyazı... Sonra merdivende uyuyakalırım; falan.

Ama...
Kırgınlık olması gerektiğini düşünen yalnızca benimdir. Diğerleri sabahlara kadar ormanlarda kocaman perdelerde filmler izliyor, diğerleri gece yarılarına kadar güneşin koltuk altında ısı, sıvı ve koku üretiyor, diğerleri sabahların ve gecelerin tam, tam ortasında büzülüp, içini içine çekip, kadife bir kalbe ağda yapmayı bilmiyor...

Boğazda düğümler bazen.
Yok canım daha neler,ler.

Ne kadar arsız ki üzerine beyazlar geçirmiş yeraltında, çocuk orospu.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kem küm

Eee...
Kem küm.

Birkaç gündür bir organizasyonda çalışıp duruyorum. Az uyuyorum geceleri, tabi bu tercih meselesi.

Dün gece birinin kapısına gittim, dinlemek için kapıdan. Hala uyumamıştı, ben de dinledim boşa gitmesin diye. Biraz durdum. Merdivende uyumuşum, deprem oluyor hissiyle uyanıverdim. Yatağıma girdim sonra.

Doğudan bi' sevdicek bulucam. Sevelim sevilelim dimi ama.

Kem küm.
Eee...

8 Mayıs 2009 Cuma

Karmaşa müzik duruluk

Şey...

Tabi, anlam katmak, iz bırakmak istiyor insan birilerinde.
Benzersiz hatıralar katmak istiyor geçmiş zamanlarına birilerinin, birileri.

Sürekli o güzel kelime "orospu"yu dediğime, iz iz iz...
iz bırakmak istiyorum...

Eyleme geçmek istiyorum. Kimliğim olmadan, oda anahtarım kayıpken, yüzümü tersten yazmışken kafama; saçlarım, saçlarım uçtan bitmeye yüz tutmuşken...bir şeyler yapayım...

Bilmesin ben olduğumu.

Şunu yapıcam:
Odasının önüne beyaz, boş kağıt bırakmak.

Size yapılsaydı güzel olmaz mıydı?
Her gün birisi kapınızın önüne beyaz ve boş bir kağıt bırakıyor?

Ama bazen gelmiyor buralara, başkalarında kalıyor... Son zamanlarda hele, pek yok buralarda... O görmez ki kağıdı...

Hayır hayır, saçmalamayın. Gizli numaradan aramak da neyin nesi. Hayır.

Cık cık cık...

Elimi kestim gel
diyerekten, karmaşa dol kulağıma!

yalvarırım mani olmayın bu müziğe! Şşş!

Durulma :(
Durulma müzik...
Durulma müzik...

Yapma bunu işte...
Hep, hep bozuyorsun kuralı...

Kepçem olacaktın,
Karıştırıp duracaktın ya müzik beni, unuttun mu duruluğu bulunca...

3 Mayıs 2009 Pazar

Orospunun sorgusu

Çok sevdiğim orospu kelimesini ithaf ettiğim, ah o namuslu, ah o gizli, ah o gururlu, ah o havadar, ah o...oysa o kardeşim.

Onlara:

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...


NAZIM HİKMET

Teşekkür: Sm's bf.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Olmaz çünkü orospu!

Olmaz çünkü orospu!

hani iki insan çarpışır
biri özür diler diğeri
küfür
edilenden acı sızar
gümüş sırt sıvazlanır
hani

***

aşk dileme ondan!
ne diye bekliyorsun!
nasıl askıda, nasıl da askıda duruyorsun!
utan, yazıntıkâr!
gurur duy yazıntıkâr...
gümüş sırtı bekle, parlatmak için.
ona hep orospu de. neden diye sorunca biri, orospunun çok güzel bir kelime olduğunu söyle. sonra farket: ulan küfrü bile güzel!

nasıl askıda, nasıl da askıda duruyorsun ama...
ona hep orospu de.

olmaz çünkü orospu!

29 Nisan 2009 Çarşamba

Kopsun kin dorukta!

Duruldum ama şimdi..
Adamı durultuyorlar..
Sızı.

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!



KÖPÜK KÖPÜK SUSALIM!
KÂFİ ISSIZ SIZI!

COŞ!

Ben bu kadar çok oynamazdım..
Duruldum zaten.
Bir iki kelime yazmam yetti.

Şarap içilmiş gibi. Üstüne su içilince şarap tazelenir miti gerçekleşiyor gibi.

İçilmiyor, içirtiliyor.

LÂKİN! :

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Yazıntılar Hakkında

Yeni yazıntıları (ne cüretle...) artık PDF formatıyla, Scribd.com aracılığıyla yayınlayacağım.
Sitenin hızı biraz düşecek, ama ona da bir ara çare bulmaya çalışırım.

Ayrıca bundan sonra şuradan tüm yazıntıları bulabilirsiniz: http://www.scribd.com/Bilge%20Remus%20Ka

Documents

Diş

Giz

Banane

Fırça

22 Nisan 2009 Çarşamba

Askı

Askıda kalmış bir insan,
sevdiği varmış bir insan,
tanımazmış artık bir insan,
n'apacak bilmez bir insan,
içi acır acır dans eder bir insan,
müthiş çelişkiler bir insan,da.

bilmiyor ben onu öldürürüm!
salak, kendini benimle besledi!
şimdi benden beslediği gururunun o haphayali dünyasında aliscilik oynuyor!
utanmaz!

ah, ah...

bilmiyor, insanlar onu biliyor!
salak, kendini bensiz saklıyor!
şimdi dönmüş haftalar öncesine, selam sabah veriyor! "takılalım bir ara" da diyemiyor!

kalbinde kredisi bitmiş yavrucağın! n'apsın, affola o!

sabır oğlum, sabır.

20 Nisan 2009 Pazartesi

23 Nisan Tatili

Tatil vesilesiyle çarşamba günü memlekete gidicem.
Babam da buraya geliyormuş zaten, beraber dönücez.

O zamana kadar uyusam mı napsam ya. Derse girmeyip şimdiden atlayıp gitmek var ama. Mâlum, uyumak lazım bir süre. En güzel de annemin kokusu eşliğinde.. Tütsü gibi.

bok-
-çakal.

[pff... sabır, oğlum, sabır.]

Gün: Durağaniyet.

Sıkıcı işte.

Hareket yok.

Canım sıkılıyor artık. Yemek yemek de olmasa nasıl geçer bütün gün-gece bilmiyorum ya. Çok güzel zaman harcanıyor yemek yerken :)

Bir de...

"Sitting, waiting, wishing." :)

Şöyle:



http://bellz.deviantart.com/art/waiting-50915349

Bekliyorum işte.

Aramıyor, sormuyor, mesaj atmıyor. Bekliyorum bakalım. Arar ha? Sorar ha? Mesaj atar ha?

Gülme. Ben sizin dualı bereket torbalarınızın içindeki laneti okurum.

Ah mazi! Geç git.

A.İ.: Ben çocuklar gibi sever, devler kadar ıstırap çekerim.

Neyse canım...mühim değil...

İnga!

Ya aşağı baktım da :S o kadar şeyi okuyan var mı gerçekten :S :S :S anneeeeeeee :D

ingaaaa :S:S:S

Gün: Üretim.

"İşte geldim burdayım!" diyip bom diye bir arkadaş grubuna atlamayı çok seviyorum :) ama bugün yapmadım :P

Bugün biraz üretken geçti.
Dün bir şeyi farketmiştim [bu arada, bir şey mi farkediyoruz, bir şeyi mi farkediyoruz? ah. bir şeyi farkediyoruz. arada "bir şey" olarak kullanmamızın sebebiyse büyük ihtimalle "şey"in sonundaki "y" harfi.]. "Beyin, dil olmadan düşünemiyor," demiştim.

Sonra değiştirdim.
Şimdi....

Önce beyin düşünüyor. Nasıl düşündüğü, nerede düşündüğü gibi soruları yok sayıyorum (-mak zorundayım.) [ama bir eylemi gerçekleştirmeden yaklaşık 1-2 saniye önce beynin o eylemi gerçekleştirme emirler zincirini başlattığını da belirtmeden geçmek istemiyorum. bu nedir? bir düşünün. iyi oku: sen, bir, eylemi, yapmaya, karar, vermeden, ya da, istemeden, önce, beyin, çoktan, o, müstakbel, eylemi, gerçekleştirmek, için, gerekli, emirler, zincirini, başlatmış, oluyor. canlarım, bu sanki, maddeler arası iletişimi ve maddenin bir sonraki yerinin kararlı olmasını yani önceden belli olmasını, yani yani, geleneksel anlamdaki zamanın gelecek kısmından haberler taşıdığını belirtiyor gibi değil mi? bence öyle. 1-2 saniye geçer ve biz eylemi gerçekleştiririz. tabi eyleme yeterince alışıksak, beyin böyle bir sürece gerek duymadan emri verecektir. dürtü-refleksleri de buraya not olarak düşeyim. aklınızın bir köşesinde bulunsun. bir de, açtım mı böyle parantez açarım diyip kapatım :D] Hah işte, bu soruları yok sayıyorum şimdilik. Ama yeni bir paragrafa başlayarak ileride geçecek "gösterge" meselesine bir değineyim izin verirseniz.

Gösterge diye bir terim var canciğerlerim. (ciğerli pilav yedim biraz önce :D)
Gösterge demek, dil demek, ya da müzik demek, ya da görüntü demek. Hatta göstergelerarası çeviri diye ilgimi çeken ve çok ilginç şeylere dolay yapabilecek bir çeviri alanı da var. Pek üstüne gidilmiyor kendisinin, hatta göstergebilimin de.
"Olan" her şey, bana göre, bir göstergeyle vardır. Bu yazı, dil göstergesiyle kendini ifade etmektedir, ve saygı duyduğum ama sevmediğim klasikçi ressamların klasik resimleri de kendilerini görüntü göstergesiyle ifade etmektedir. Aynı şey, beni ortasında bir yerlerde şoka uğratan notalarıyla Chopin'in Op.69 No.2 Valse'i için de geçerlidir :)
Yani yani bence, var olmak isteyen her şey, bir gösterge vasıtasıyla iletişim kurmalıdır beyinle.
Bunu anladıysak:

Hal böyle iken evlatlarım, şu atladığım soruların sonrasına bir geçeyim.
Beyin düşünüyor. Mâlum, düşünen bir şey, ki bu "düşünme" de biraz bir acayip sanki. Hani, içinde bulunduğu durumu ne kadar iyi açıklayabilir ki bir varlık. [ay bu konu süper bir şey aslında ama daha fazla değinmeyeyim burda iyice kopar gideriz (aslında siz gidersiniz. hıh size :) -ay mutluyum demi şu an :D siz de olun mutlu!) Ama şunu da okuyun alla aşkına parantezden önceki cümleden sonra: Tanrı, tanrılığını nasıl anlıyor, kendisi tanrıyken? diyorum. Beyin kendini hiçbir zaman adam akıllı çözemeyecek, diye eklerken, bir yandan hiçbir şeyin imkansız olmadığı hakkındaki çok kuvvetli dürtülerimle de kavga ediyorum! kapan köşeli parantez!]
Neyse.

Hani ta yukarda, sonradan değiştirdiğim bir şey demiştim: "Beyin, dil olmadan düşünemiyor."
Bunun neresi yanlış? Şurası:
Hayır, beyin dil olmadan düşünüyor. Ama hangi gösterge aracıyla düşünüyor, bir türlü bilemiyorum. Şu meşhur bulutumsu yapım gizli orada. Sanırım bilinç diyoruz ona da ha? ;) Burada şöyle bir soru da geliyor: Bir eylemin (düşünmek varsayın), illa ki bir gösterge aracılığıyla mı gerçekleşmesi gerekiyor; yoksa, bak iyi dinle, yoksa o eylemin, özne dışında bir varlık tarafından algılanması ya da o varlık tarafınca etkilenilmesi için mi bir göstergeye gerek vardır? Yani demek istediğim, Chopin'in kafasındaki Valse aslında bir göstergeye ait değil düşünme aşamasında, fakat onu bize aktarması için bir gösterge sistemine gerek duyuyor ki bu da müzik oluyor. İlginç bir nokta aslında, not ediyorum sonra deşmek için. -neyse etmedim, yarın bu yazıyı okuyacak nasıl olsa, o zaman bakarım.-

İşte bu yüzden, beynin düşünme işini nerede ve nasıl yaptığını yok saymak zorundayım şimdilik. Yoksa boooooooooooom, allak bullak olacak yazdıklarım. [yani yani, üzerine düşünemediğimden yok sayıyor değilim nerede ve nasıl sorularını anacım ;) hıh size.]

Ne diyordum. (yahu yazı yazarken, konuşma dili kullanılır mı? ilginç bir şey, hafif baya salakça sanki?)
Ay şu beyin bir düşünsün artık :D
Tamam, beyin düşündü.
Şimdi elimizde, benim 19 yıldır, bazılarının 42 yıldır, bazılarının 89 yıldır iletişim kurduğu dünyaya ait gösterge sistemlerine sığmayan (nerde ve nasılını bilsek belki sığdırabiliriz) bir "şey" var, ki buna düşünce diyoruz. Bak burayı iyi oku. Sonrasında, beyin, böyle bir düşünce yavruladı ya, o yavruyu sevmek, emzirmek, altını almak için eline alması gerekiyor onu. Beyin, bulutumsu devre dediğim zamanda ürettiği, eskiden "şey" şimdi "düşünce" dediğimiz şeyi, kendisi algılaması için, alışmış olduğu (tanrım! alışkanlık! bak bu çok güzel bir konu! geçelim. :D) bir gösterge sistemine dökmesi gerekiyor yavruyu.
Yani hayvan doğuruyor. Ne doğurduğunu bilmiyor çünkü içinde bulunuyor o doğurduğu şeyin. Ne doğurduğunu bilmesi için de o doğurduğu şeyi ete kemiğe büründürüyor alışmış olduğu şekilde, öylece biliyor ne doğurduğunu. Daha iyi oldu sanırım böyle?

İşteeeee.
Bu anlamaya çalıştığınız ve benim süper basitleştirerek (tamam tamam, sadece basitleştirerek :D) dil gösterge sistemine döktüğüm şeyi ben, intracerebral perception(ip) (cerebral'i de şimdi sözlükten buldum :D brainual diye bişey olmadı için :D), yani beyiniçi algılama diye adlandırdım, bilemem ne kadar doğru. Sonra ordan büyük büyük abile harlayıp hurlamasın bana valla hiç çekemem sizi ha. bu terimdeki algılama yerine bugün gündüz, yanlışlıkla "iletişim" kullandım. Sonra dedim, oğlum napıyon, o aşamaya kadar zaten beyin kendisiyle o gösterge sistemi meçhul şekilde iletişimini kurup bozmuş oluyor.

Intracerebral perception, ikinci adımımız oldu. Birinci adımımız pre-perception communication (ppc) ya da pre-perception production (ppp) olarak adlandırılabilir belki. Bilmem. Onu da siz düşünün gari be a-a-a!

Ay ikinci adımın asıl yerini anlatmamışım hiç söylemiyosunuz :)
Hah işte, gösterge sistemleri burada devreye giriyor. Beyin, PPP devresinde ürettiği düşünceyi kendisine algılatmak için, o düşünceyi alışmış olduğu bir gösterge sistemine döküyor. ve bu, kimi zaman dil, kimi zaman görüntü, kimi zaman ses oluyor. sanırım bu beyni daha çok hangi yönde kullandığınızla değişiyor olabilir. beyni görüntü ve dil olarak açığa çıkıyor bu dönüştürme işleminde kullanılacak gösterge sistemleri. Kendine algılatmak için, önceden ürettiği düşünceyi beyin, kimi zaman dil sistemini (kelimeler, cümleler, dilimsi yapılar) kullanarak, kimi zaman da görüntüleri [kareleri. bu arada, beynimiz her zaman kare kare görür. filmleri de. allahtan çabuk işliyor da kare kare izlemiyoruz filmleri :)] kullanarak, bir gösterge sistemine dönüştürür.

Bende bazen çok fazla şeye maruz kaldığı için, bir göstergeye yoğunlaşma olmuyor. Böyle durumlarda şunu demek yerine:
"bir yer var, biliyorum,
her şeyi söylemek mümkün!"

Bir görüntü ya da ses ya da dil yapısı var orada bir yerde, ama yoğunlaşmadığım ya da yoğunlaşamadığım için bulanık olarak kalıyor orası. Hepsinin karışımı olarak, içinden birinin seçilmemişliğiyle, yazık, piç gibi kalıyor orada. Bu da yorucu. Her gün onlarca yeni piçe kafa sahipliği yapmak pek kolay değil.

Şimdi. Düşünce yavruladık, düşünce yavrulamışlığımızı ve yavruladığımız düşünceyi algıladık. Ama bu yavruladığımız (biz değil aslında, üçüncü tekil olması lazım. beynin yavruladığı.) düşünceyi, aktarmak lazım. Diğer beyinlere.
Zaten beyin, düşünceyi kendisine algılatmak için IP devresinde bir gösterge sistemine ihtiyaç duymuştu. İşte diğer beyinlere aktarmak için de yine bir gösterge sistemi kullanıyor. Artık bu, kontrolü daha elimizde tuttuğumuz bir aşama. IP devresinde hangi gösterge kullanılırsa kullanılsın, yapabiliyorsak, gücümüz yiyorsa, kıçımız sıkıyosa, istediğimiz herhangi bir gösterge sisteminde bu düşüncemizi aktarabiliriz artık. Ama yiyosa hani, herkesin de yemez IP'den farklı gösterge seçmek ;)

Oy. Yoruldum.
Bir şeyler unuttum kesin ama neyse artık. O da size yaratıcılık payı olarak ikram edilsin.

Özet:

1. Pre-perception production/communication (PPC) - algıöncesi üretim/algıöncesi iletişim
2. Intracerebral perception (IP)/intracerebral communication of perception - beyiniçi algılama / algının beyiniçi iletişimi
3. Intercerebral communication/communication purpose -beyinlerarası iletişim/asıl iletişim

Bugünlük üretim bu canlarım.

A-a dur dur. :)
Kaçma hemen öyle.

Bir de şu kola meselesi var. Hani genelde kutu kolada daha fazla gaza, şişe kolalarda daha az gaza rastlarız ya. Ay kitap okuyodum aklıma takıldı.

Dedim: Bir gaz, çözüldüğünde sıvıda, yoğunluğu aynı kalsa da, çözelti miktarı arttıkça, basınç azaldığındaki tekrar gaza dönüşme HIZI azalır mı? Ve gaza dönüşen çözülmüş gaz MİKTARI azalır mı çözelti miktarı arttıkça? Yani: Kola. 300ml'yi açtığımda daha fazla CO2 tekrar gaza dönüşüyor gibi, 1-2lt'ye kıyasla? Metalin etkisi belki? Yoksa CO2 oranları mı farklı? :S Bilemicem, kimya senin işin :P

Dedi SM: Sıcaklık etkisi o. Gazların çözünürlüğü sıcaklıkla ters orantılıdır. Muhtemelen soğuk kutu ile sıcak şişeyi karşılaştırdın?

Dedim: Yok canım, genel olarak aklımda kalan. Karşılaştırma yapmadım. Kutu kola daha gazlı oluyor içerken, şişeye göre? Yani ikisi de aynı sıvıysa, miktarla, paket malzemeyle etkileşimle ya da paketin içinde (plasikşişe/teneke), sıvı dışında kalan üstteki gaz miktarı ve yoğunluğu, dolayısıyla o gazın sıvıya basıncıyla (gaz kalıyo mu o boşlukta? şişeleme ya da kutulamadan sonra?) ilgilidir bu farklılık? Basınçla ilgili sanırım. Şöyle olur mu: ay dur olmaz. geçeyim. Bilemedim tam?

Dedim yine: Teneke sıcaklığı daha iyi iletiyo. O yüzden farklılık. Dış yüzey iki türde de (şişe/teneke kola) aynı sıcaklıkta olsa da, sıvı farklı sıcaklıkta oluyo. ondan farklılık, çünkü aslında aynı sıcaklıkta değiller. oki doki.

Dedi taaa sonra! :D :: Gazların çözünürlüğü ayrıca basınçla orantılıdır. Kutular basınçlı olduğundan içinde çözünen CO2 miktarı şişeye göre fazla oluyor.

Demedim ama dicem: E şişede de basınç var ki? Hatta basıncı oluşturan da büyük ihtimalle bir şekilde sıvıdan kurtulan gaz zaten, eğer ek bir basınca maruz kalmıyorlarsa? Yani iki tür de basınçlı aslında. Bence sıcaklıkla asıl olarak bağlantılı. Cam şişe kolaları da katmak lazım buraya. Onlar da bi acayip fokurduyo :P :D

19 Nisan 2009 Pazar

Zaten öfke!

Zaten yeterince öfkeliyim!
Bi de aptal aptal şeylere denk geliyorum internette!
PFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFF!!!!!!!!!!!!!!!

Zaten şu açılış sayfası vardır hani ie'nin varsayılan olarak, msn'in türkiye sayfası. hayatımda gördüğüm en salak en salak en salak EN SALAK EN SALAK EN SALAK!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! haberleri veriyor! aptal mı ne ya! ay gerizekalı site! ÇOK SİNİRLİYİM!!!!!!!!!!!!!!

bi de şuraya bakın: www.tuzcuoqluevdeneve.com / tuzcuogluevdeneve.com
sitenin adresine bakın, şirketin ismine bakın! aptallar! salaksınız oğlum işte salak!
ah bi de içinde yazanları görseniz!
hiçbir bok ifade etmiyor abi ya orda yazılanlar! ne anlama geldikleri belli değil ya! ama çok sinir ya! zaten yeterince sinirliyim!

gelmeyin üstüme üstüme ya!
burda küfür de edemiyom zaten!

hay ben sizin!

hrrrrrrrrrrrrrrr :@:@:@:@:@:@
zaten öfkeliyim!
------------------------------------------------------------------
pff...........

n'apıcam ben...
erisem de mi yitsem, erimesem de mi yitsem...

duruldum...

piyano? yazı? dans?
hadi len ordan... uyku uyku!

uyumak istiyorum sürekli. çok güzel senaryolar hazırladım uyumak için kendime.

mesela, önce başımı yastığa koyup sonra bedenimin kalanını yatağa koyup uyumak...
ya da, ayaklarımın üstünde yatağa çıktıktan sonra, önce dizlerimin üzerine sonra göğsümün sonra da kafamın üzerine yığılıp uyumak...

n'apıcam...
uyuyayım.

Birgün: güzel.


15 Nisan 2009 Çarşamba

"Kar" Üzerine Deneme

Aşağıda yazdığım denemeyi, altındaysa üzerine yazdığım şiiri bulacaksınız.

---------------------------------------------------------------------------------------

KAR ÜZERİNE

Bazı yazılar karalanır, apaçık bağırmaktadır ne dediğini ve var olma sebebini. Bazıları da vardır ki, kıyıya köşeye çekmiş kendini, elinde bilyeleri, ya onlarla oynamakta kendi kendine ya da bilye camlarının içindeki kıvraklığı çözmeye çalışmaktadır. İşte bu ikincisi benim en değerlilerimdendir. Tanrıya şükür ki, anlamaya çalışanlara katılma çabasındadır o narin ve şüphesiz bir o kadar vurucu ve şiddetli yazın. Sana hiçbir şey vermez. Bunu aklınıza sokmanız lazım. Ne aşırı egolu şekilde mantıkla beslenen tarafınıza bir şeyler katar, ne de aşırı egolu şekilde mantıkla beslenen tarafınızdan bir şeyler alır. Fakat çoğu kişinin göremediği, nacizane kenarlarımızı biler, keskinleştirir, onları parlaklıklarının ve kesiciliklerinin doruğuna çıkar. İşte, Kar, bu kenarlarımızı cilalamak niyetinde çırpınıp durmaktadır.

Sevgilim şaire, nice minnet borçluyum; ilk kıtasında şiirin, bana iyilik ve kötülük arasında kocaman bir özgürlük tanıdığı için. Okuyorum, okuyorum ve yine baştan okuyorum o sarp beş satırı. Kenarlarımdan biri dolu dolu bir iyilik hayalinde yüzmekte, ve bir diğeriyse takılıp düşmekte canavarlı göl kenarlarındaki çalı çırpıya. Bir an saflık abidesi karlar altında, fötr şapkası olan bir adam saplanmakta zihnime, hemen sonra kurtlar sofrasında yeni kalkmışlar peşine düşmüş; en sonunda Cesur Yürek filmine sahne olabilecek bir bağımsızlık koşusu gözüme çarpmakta...çarpıp düşmekte ikinci kıtaya başladığım anda.

Sonuna kadar desteklediğim bağımsızlık koşusu, dedim ya, çarpıp düşmekte gözümden daha da sonraki satırı okuduğumda. Ama bağımsızlık koşusu olamaz ki bu! Sese bağımlı koşabilir miyim sağır edici hızda! Diyorum ki, bütün özlemlerini tatmin etmeli şair bu kıtada yarattığı, eğer dörtnala, dümdüz bir mavilikte koşmak istiyorsa atını. O özlem, şüphesiz kar içinde. O özlem duyduğum, şüphesiz saflıkla sarılmış. O özlem, şüphesiz çok acıtıyor; tüm duyularım gözlemekte en ufak bir hissi, ha geldi, ha gelecek diye...

Arada kalmışlık bazı zaman ya en makulu, ya en kötüsüdür yolların. En azından çoğunluğun seçtiği bir yoldur; yalnız değilsindir. Faka buradaki arada kalmışlık! Zamana sıkışıp kalmışlık! Levyeyle o aradan kazınmak istememek! Ancak böyle özlenir O... O ki, uyuşturur beni, o ki nicedir ilahım olmuş ilahlarımın üstüne... İyisi mi, boşver annem, sarılma bana annem; ben kendi kara kutuma sarılacağım, üstüne de bol bol kar serpsin hava tanrısı! Boşver annem... Görüyorsun ya, günlük sözcükler arasına düşüveren o “saf”lığı, ben fazla abarttım, acı vermekte artık... Gel gelelim, aksın içime içime, eğer O’nunsa saflık...

Bu dünya benim! Bu dünya ben’im! İnanmıyorsanız bana sorun! Ben yalnızsam, bütün dünya yalnız; benim neşem, dünyanın neşesi. Böyle; ben bir özledim mi, dünyalar kadar özlerim, kendim kadar... Ben benden geçmişim, bitmişim Allah’ım. Yanaklarım yok benim, dudaklar sarkmış, gözüm pörsümüş; en çok da burnuma üzülüyorum! Nasıl da çekingen oluvermiş... Ben, bundan gayri, ölürüm de giderim. Kendimi bir beyaz uğruna karartırım ben; içimdeki hasretli, o gri ruhumu da çocukluğuma sararım. Hani, kıvırıp kıvırıp içine kağıt -hatta en şeytani anımızda ucuna da iğne!- koyup, sıkıca üfleyip orduya hazırlanır gibi vuruşlar yaptığımız kamışlar var ya! İşte ben onların içine sararım ruhumu, çocukluğumun en şımarık, en haylaz, en kötücü yıllarına! Sonra son nefesimle birlikte üflerim o kamışı göğe doğru. Tek bir hamleyle uçar gider ruhum, bensiz dünyanın elinde, adam akıllı yaşanmış anlar olarak yalnız çocukluğum kalır.

Sonra ne mi olur?

En başta bahsettiğim ilk yazı çeşitleri gibi, sizin onlara bu satıra kadar yaptığınız gibi, unutulur giderim.

---------------------------------------------------------------------------------------

KAR - Ahmet Muhip Dıranas

'Kardır yağan üstümüze geceden/ Yağmurlu, karanlık bir düşünceden/ Ormanın uğultusuyla birlikte/ Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte/ Kar yağıyor üstümüze, inceden.
....
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin/ Unutulmuş güzel şarkılar için/ Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan/ Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan/ Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
.....
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!/ Uyandırmayın beni, uyanamam./ Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına/ Allah aşkına, gök, deniz aşkına/ Yağsın üstümüze kar buram buram...
......
Buğulandıkça yüzü her aynanın/ Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır-tek, tenha-bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.'
***

13 Nisan 2009 Pazartesi

Son zamanlar

Son zamanlarda pek verimliyim anacım.

Oh canıma değsin.

Bu mudur? Budur efendim.

Burdan çıkıp sigara içicem. Yazıntıların olduğu yerde sigara içmek yasak da. Yazıntılarımı eskitiyor duman ve ışık.

Burdan çıkıyorum, sigara içmek için.

Hadi eyvallah.

Kendim dışına sunulmuşluk

Bir de şöyle bir konu var:

Ben şeyler hakkında birileriyle her konuşuşumda, yazacağım satırlardan çalmış oluyorum.
Biriyle zihin hakkında konuşsaydım, bir ihtimal biraz önce -altta- böyle bir şey yazmış olmayacaktım buraya.

Çünkü sözlü/yazılı konuşarak, zaten kendimi kendim dışındaki bir varlığa sunmuş oluyorum. O düşünce ya da duygu, benim kontrolümün dışına çıkmış oluyor artık, telif haklarını yitirmiş gibi oluyorum; bir daha nasıl kullanabileceğimi bilmiyorum o düşünceyi tamamen kendime ait olan bir şeyde; yani ben yemeği fırında tekrar ısıtıp nasıl sunacağımı bilmiyorum.

Ha yapmadım mı, yaptım tabi ki. Çok.
Lakin, "fiiihuuuuuu" ses efekti iyi olur galiba burada. Daha çok var(dı).

İşte bu yüzden, iyisi mi konuşmayayım ben. Yazayım ben.

Yıllar önce dediğim gibi,
"kırk kere söyletme derler ya, onları dinledim; söylemedim. kırk kere yazdım." derim en azından.

Kendimi kendim dışında bir şeye sunduğum an, o sunduğum şeyi, kendime özgü, tamamen bana ait bir şeyde pek içim rahat, sağlıklı ve dengesiz kullanamıyorum.

Kırmızılar efenim,

Ben.

Esnek Zihin, Dogmatik Sabit Zihin ve Mantıklı Sabit Zihin

Bazıları vardır ki zihinleri esnektir. Mantıklı veya mantıksız, kendi düşün dünyalarına uyduğu sürece bir düşünceyi/olayı kabul edebilirler. Ve böylelerinin düşün dünyasında kalıplar hakim değildir. "Ben mantıklı düşünürüm," demek onlar için pek yeterli değildir; aynı şekilde "hayalperestim ben," demek de pek karşılamaz onların yürüdüğü yolu. Kendilerine göre belirli zamanları/durumları ve olayları vardır mantıklı veya hayalperest davranmaları için. Bunlar dahi sürekli değişim halindedir; sürekli duvar değiştiren labirent gibi. Birşeyle mantık dışı diye dalga geçebilirken, ona benzer bir şeyin bir durum içindeki halini gayet makul karşılayabilir. Bundan dolayı, esnek zihne sahip olan "şanslılar", dengesizdirler. Dengesizin tekidir o zihne sahip olan. Ne idüğü belirsiz, ne yapacağını bilmeyen, bir gün öyle bir gün böyle diyen, yalancı, düzenbaz biridir. Ve daha bir sürü kötü sıfatla bezenmiştir böyle zihinliler.

Bazıları da vardır ki, kafaları şaşırtıcı derecede sabittir! O ne sabitlik efendim! Bu zihinler de kendi arasında ikiye ayrılır. Bir dogmatik zihinliler vardır, bir de sabitmantıklı zihinliler vardır. İkisinin kategorileri farklıdır, ikisi de farklı şeylere zarar verir bu dünya üzerinde, ellerindeki silahlar birbirinden farklıdır.  Kolunuzu keserler. İlki, kolunuzu keser çünkü etraftakilerin çoğunda kol yoktur. Öyle alışagelmiştir o kesen -ah onun gözleri gibisi yoktur! adamın kabusuna kabusuna sokulur! o nefretle bakan, bazen de şanssızca renkli, o gözler gibisi yoktur!-, eğer şanslıysa da hiçbir darbeye uğramadan böyle kesmeye devam edecektir kolları o ilk zihin. Ona bir zararı yoktur kesip biçmenin, çünkü onun da kolu yoktur ya da onun da kolunu kesmişlerdir önceden ve kol kesmek için olmayan ya da kesilen kolun yerine taktığı süs köpeği kanıyla cilalanmış kancasını kullanır. Anladınız mı? Bakın bir daha yazayım; ona bir zararı yoktur kesip biçmenin, çünkü onun da kolu yoktur ya da onun da kolunu kesmişlerdir önceden ve kol kesmek için olmayan ya da kesilen kolun yerine taktığı süs köpeği kanıyla cilalanmış kancasını kullanır. Şimdi daha iyi oldu sanırım? Pekala. İkinci şaşırtıcı derece sabit zihinli olan ise mantık delisidir. Ah tanrım, o ne kudretli mantıklı düşün dünyası! "Lütfen sessiz olunuz," lafını illa ki susması gerektiği olarak anlar. Ses tellerini koparıp çıkararak seslerini yitirip sessiz kalması gerektiği gibi bir yorum yapamaz. Böyle bir yorumu duyduğunda da, o yorum, zihninin ilk duvarına toslayıp döner gerisin geri. Tehlikelidir bu. Ama en azından kolunun niye kesildiğini söyler sana. İlk sabit zihin bunu hep bir sır olarak saklardı. Kolunu keser, kanını temizler ve giderdi. Bu sabit zihin ise kolunu kangren olduğu ve vücudunun diğer yerlerine de zarar vereceğini söyleyerek keser. Kesiş şekli neredeyse aynıdır. Henüz koluna mı takılı yoksa elinde mi tutuyor anlayamadığım kancasıyla keser yine. Çat çut çat çut. Bu ikincisi, beni nice korkutanlar arasındadır. Dengesizlik sağlığım için mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım efendim.

Neymiş efendim? Üç çeşitmiş. Esnek, dogmatik sabit ve mantıklı sabit zihinler.
Sıfatında sabit geçen bir zihin gördüğünüzde, terk edin orayı hemen! Saatinizi orada bırakın! Zamana ihtiyacınız olmayacak bir süre! O sabitliğin hemencecik nüfus eden etkisini silmek için inzivaya çekilmeniz gerek!

Dogmatik sabit zihinleri ikna etmek, diğerine oranla daha kolaydır. Sahip oldukları tek güç onların, dogmadır. Ağır bir güç olduğu hakikat, fakat bir kez aşıldı mı, aşılmaya görsün! Bu zihinlerin kabuklarını eritebilmek için, aşılarını tam tekmil, düzenli dozlarla yapmak gerekir. Günde 5 dakika tanrıyı öldürün suratına karşı mesela, ertesi hafta 10 dakikaya çıkarın bu işlemi. Bir müddet sonra nihayet tanrıyı öldürme hissine karşı çıkamayacak kadar alışmış olacak tanrıyı öldürme fikrine! Doz doz vermek lazım onlara uyandırıcıyı. Biraz önceki tanrı örneği de orada kalsın, bu arada. Bundan sonraki tüm cümleleri ona gönderme yaparak anlayacaksınız aklınızda sonra, yazık olacak. Tanrıyı kastetmediğim "gerçek"liği artan dozlarda değil de, aniden verdiğinizde, hem elinizdeki o müthiş değerli, en değerliniz varlık/yokluk ziyan olur -hiç etkisiz, o dogmatik sabit zihin en kısa ve pis yoldan atacaktır onu zihninden!-; hem de o dogmatik sabit zihinde karayuvarlar üretmiş olacaksınız. Gerçeklere karşı, karşıtgerçeklik geliştirecektir zihin; güçlü, daha güçlü! Sözümün demek istediği, yalan üretecektir. "Perde, daha da perde!" diyecektir utanmaz zihinleri! Onların zihinleri ki burada yüz bin kez zihin kelimesinin kullanılmasını, onların dogmatik sabit zihinli ve apaçık aptal yerine konduğunun kanıtı olduğunu bir türlü evirip çevirip anlayamayacaktır.

Beni gıcık ediyorsunuz, sonra böyle abuk subuk yazıyorum işte.
Gıcık etmeyin kardeşim. Alla alla.

Sevgili dogmatik sabit zihinli ve mantıklı sabit zihinlilerim,
Tanımınızda, yüzünüzde ve sıfatınızda bir eksiğim olduysa affola.

Sevgili esnek zihinlilerim,
Tanımınızda, yüzünüzde ve sıfatınızda bir fazlalığım olduysa, hediye ola.
Sizi severim, bilirsiniz.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Hayatıma giren kitap sayısı :)

Kitap listesi yapıyorum da bir süredir. 100ü falan buldu elimdeki eski listelerin birleşimi. Bir 50 de unuttuğum varsa ve 5 yıldır adam akıllı kitap okuduğumu falan düşünürsek hayatıma her 1.6 haftada bir, bir kitap girmiş demek oluyor :P

Tabi bu tamamen yanlış bir hesaplama da olabilir :) Asıl sonuç 1.6 ay da olabilir :D kim bilir :)

Kelime oyunu yapıyorum yalnız ha, "hayatıma giren" diyorum; okuduğum kitap demiyorum ;)
Bazılarının başlarını, yarısını okumuşum, bazılarını bitirmişim, bazılarınınsa yıllardır kapağına bakıp durmuşum efendim! :)

Zaten kapağına bakılanlar, kapağına bakılmak için varlar. Onların göz yüzü görmeleri çok zor. Yarım bırakılanlarsa gözüme ihanet etmiştir ya da zaman onlara ihanet etmiştir. Onların da göz yüzü görmeleri çok zor artık.

Okunmuşlar şanslı sayılsınlar!

Hıh size.

[Ay rekabete girmeyin şimdi kendinizce "ben şu kadar" okudum falan diye. İhtiyacım yok be a-a.]

[Görüyorsun ya... Rekabete girecek kimselerin buralarda olmadığını bile bile, rekabete girme diyorum! Görüyorsun ya! Keşke küçüklüğümüzde deli olmanın kötü bir şey olmadığı öğretilseydi hepimize...]

Tane tane

Pda ile yazdıklarımı görünce aşağılarda...
Ürkesim geliyor azminden parmaklarımın...

Onlar ki, parmaklarımla, elimin kasılmalarıyla, boynumun tutulmalarıyla, gözlerimin yorulmalarıyla dokundu tane tane...

_____________________________________________________________


Şöyleyim son birkaç gündür:

Gerçekten böyle...
Hakikaten ama...
İçim el vermiyor, burda görünce kendimi...
Ama kutlamak lazım!
Acıyı!
"Sen harbiden salaksın ha. Acımış."
Çok üzüyorsunuz beni...

Pis zeminde pet şişe

Tamam tamam. Mızlanmayın.
Burda "siz" diye çoğul da hitap etmemem gerek zaten. İki elin parmaklarını geçmez okuyanlar. İyi de oluyor böyle.

İnsanın çoğaldığı her yer, kurallarla bezeniyor; bir düstur, bir hitap, bir düşüncelilik sahibi olmam gerekir aksi takdirde. Ne gezer. Aman gezmesin.

Bir öğrenci, ödevini her zaman gününde yapmalı. Ertesi gün vermesi gerekiyorsa ondan önceki gece ödevi bitmeli öğrencinin. Sakın ertelemeyin. "İmam demek yapmak, imam yapmak yapmamak" muhabbeti yani. Neden mi?

Şöyle. Pazartesi akşamı işim yoktu da, gideyim biriyle tanışayım dedim ben de. Bir şeyler içtik, geri döndük. Bulutlar ayı saklamıştı. Neyse ki saklamıştı! Yapmasaydı n'olurdu allahkerim-falandeğil.
Eğer o gece ödevimle uğraşsaydım, işim var olacaktı, kimseyle buluşup içmeyecek, kimseyle konuşmayacaktım. O kimseyi tuttuğum gibi ay'ı aramaya götürmeyecektim.

Siz iyisi mi ödevlerinize önem verin. Başınıza büyük dertler açabilir. Hocanızdan ya da notunuzdan olmayabilir; fakat çok daha büyükleri dadanabilir başınıza.

Şimdi de diyorum ki, keşke arkadaş olsaydık o kimseyle. Ay oğul, arkadaşları benden daha şanslı.

Annemi hatırlıyorum.

Babamla annem görücü usulü evlenmişler ve aralarında 9 yaş fark var. Koskoca 9! Tüm bu saçmalıkları, "yuh"lukları, "şuanburdaküfürettiğimin anane ve dedemleri"ni geçersek, babam evlendikten bir hafta sonra eve geç gelmeye başlamış bile. Annemin özene bözene yaptığı yemekler, temizlikler, süslenmeler de donup kalmış olduğu gibi. 19 yılda çok toz kapladı üzerlerini onların. Çünkü babamın arkadaşları vardı. Onlarla içmesi gerekiyordu, onlarla takılması gerekiyordu; hatta "evlilik kutlaması" adı altında. Ay oğul, "ev"lilik meyhanede ya da arkadaş mekanında falan mı kutlanır? Ay oğul, bu cumhuriyet bayramını kutlamak için monarşiyi iktidara getirmekle aynı şey değil mi?

Ev, arada uğranan, içindekinin düşünüldüğü ama görülmediği bir yer olur.
Ben, hiç uğranmayan, rast gelinen, içimdekinin düşünüldüğü ama görülmediği biri olurum.

Ben bir çok şey oldum bu zamana kadar. İçinde en iyileri, en kötüleri, en gereklileri ve en asileri de var.
Fakat hiç uğranmayan, rast gelinen, içimdekinin düşünüldüğü ama görülmediği biri olmak, babadan "şeytan var senin içinde." diye küfür yemeye benzer. Memleketteysen neredeysekaranlık sokaklarda dolaşırsın üşüyerek, kızgınlıktan eve gitmemek için kaza, afet, hastalık gibi bahanelerin seni bulmasını isteyerek yolda. Yok eğer gurbetteysen, kimse yoksa zaten etrafında ya da gerçekten bir evin yoksa gitmek zorunda olduğun yahut öyle alıştırıldığın, dışarda biraz oyalandıktan sonra dönersin o evin olmayan yere. Oraya dönmek koymaz, evin değildir. Dönmeden önce (döneceğini bilmeden önce...), kalabalığı meşru yerlerde sızar kalırsın kısa süreler için.

En sonunda döndün. Hoş döndün hiç uğranmayan, rast gelinen, içindekinin düşünüldüğü ama görülmediği e(gbrsc). Şimdi mümkün olduğunca çok sigara içip, sesli sesli kendinle konuşmalısın. O kimseyi sandalyeye oturtup, boşluğa anlatmalısın derdini. Başka yolu yok bunun... Google'da vurucu şarkılar arayıp Youtube'da oynatmalısın. Sürekli konuşmalısın o kimseyle aklında. Durmaksızın... Durmaz sızın! Durmaz sızın! Durmaz sızın!

Utanmaz! "Uzak kaldık.." der, demez!
"Siktir git lan!" manasında "Duş alıcam." de ona!
De! De de de!

Aklına binerler yoksa senin. Annen sütünü helal etmez vallahi.
Yalvarırım, pencereni sadece bakınmak için kullan... Düşme hızını hesaplamak için, her zamanki gibi taşları kullan oradan sadece. Aşağıdaki pet şişeye ulaşmana gerek yok. Ta dibe kadar ne hikmetse giren karga sana mesaj falan vermiyor aslında. Çık hayal dünyasından. Titre. Kendine gel. Bu lafları sok kendine kendine. Etkisi ancak böyle geçer.

Psikoloji gibi. Çığırıp duran hastalara çözüm, onları tamamen susturmaya yarayan (yaramak? belki zaramak.) ilaçlarda, haklısın.

Sürekli sızıp duran düşünceye çözüm, aklı tamamen durdurmaya yaran yüksekliklerde, haklıyım...

Skydiving yapmak istiyorum bugün. O kadar çok istiyorum ki...
Düş, düş ve düş... Kat'i surette senin ellerinde hayatın. Gerçekten ama! Uçurumun kenarında atlayıp atlamamak arasında kalmak gibi değil bu. Durum yok! Olay var! Akışkan bir şeyler var; olgu diyorlar! Daha bir güç sahibisin yaşam kararında şimdi. Zamanı geldiğinde paraşütü ya açarsın, ya açmazsın.

"Açıyorum, o halde yaşıyorum. / Açmıyorum, o halde ölüyorum."

Buradan çıkaracağımız sonuç yaşam ve ölüm seçeneği değil; ya da bunun size hatırlatması gereken şey Descartes değil. Bu apaçık, yaşamak ile ölmek arasında farkın sadece bir "m"den ibaret olduğunu gösteriyor. Çatır çatır harcadığınız günlerinizde, alan razı veren razı güdüsüyle israf ettiğiniz "m" olumsuzluklarını algılayış, aklınızda kavrayış, beyninizde işleyiş biçiminiz, sizin bir gün paraşütünüzü açıp açmamanıza sebep olabilir.

Neyse. O kimse kimse. Yoksa, kimse yok mu... Yok tabi! Hepsi şakaydı oğluuuu...m! Sen de yedin işte! Bak bak, kayda bile aldık.

Kayda bile aldık...benim dudağımın altın üzülerek oranda kıvrılması...

Geceleri 3'ten önce bir türlü uyuyamamam...
Kan çanağını dönen gözlerim...
Şüpheciliğimin sürekli içip içmeme hislerime kayması; neyse ki karar kesin, içmeyeceğim.
Artık o kimseye hiçbir teklif yapmamam, "gelir...gelmezse, kendi bilir...canı sağolsun..."...
Görürsem, öldüreceğimden korkmam...

Ah
ha...
.iriiş nıshaŞ .3

Ne kadar tanıdık...

Kıskan be İlhan'ım.
Seni kıskananlar utansın, varsa.

Bunların da vardır bir nedeni.
Kader mader deriz. Rüya ansiklopedilerine baksam mı ki? Nasıl olsa tüm hayatım hayalle geçmiyor mu? Yuppi, her şeyimi yorumlayabilirim artık! "Yorumcu abi, ben öldüm hayalimde, bu ne demek oluyor?"

6 kat dibimdeki pet şişeye, o pis zeminde sarılarak cenin pozisyonumda, etraftaki insanların ağız dolusu deli demesini arzu ediyor içim...

Romantik Dadaist Ferman

Mideme, göğsüme sancılar, ağrılar giriyor. Öyle ki, yazmak için bilgisayar bulmayı bekleyemeyip, kağıda yazıyorum!

En azından bu böyle olmamalıydı. Umut vardı. 5 saat dolu dolu umut vardı ilk gün. Ertesi gün 2 saat umut vardı. Sonrasında günde 10'ar saniyeye düştü umutlar. Hiçliğim, bir türlü içime sinmeyen milenyum terimlerim! Tanrı seni korusun, Alan Sokal, bu arada. [ 1 , 2 ]

En azından bu böyle olmamalıydı,
demiştim.

Çalması gereken parça: Çelik - Hercai

---------------------------------------------------

10 Nisan 2009 Cuma

Kendini Ütü Zanneden Çamaşır Makinesi :)

LG'nin websitesine girmiştim Netbuklarına bakmak için.
Şöyle diyor: "Kendini Ütü Zanneden Çamaşır Makinesi..."

Harika :D çok güzeldi ya! :D

http://tr.lge.com/prodmodeldetail.do?actType=search&page=1&modelCategoryId=0601&categoryId=0601&parentId=06&modelCodeDisplay=F1406TDS6&model=NOTHING

8 Nisan 2009 Çarşamba

Ying-yangcılık Oynama! / Şahs-i Sen ve Ben

Sen: ismi lazim degil. bir kisiye anlattigim, bir kisiye de fisildadigim biri; Size de buyuk puntolarla anlattigim, sizin de sifir puntolarla anladiginiz. 5&4 -kararsiz-, yesil, beyaz sabun&lavanta, tat bilinmiyor.

Ben: 2, kirmizi, viskili cikolata, toprak kokusu.

Ben bir seyleri, ozellikle insanlari her an takinti edebilir kendine. Buna Sen de dahil. Sen, cembere girmek uzere, Ben'in annesinin ogutleri bir nevze ayakta tutuyor Ben'i. [Sen'in, Ben'in icine icine bogurdugu karisiklik, Sen'e bir rakama mal oluyor.]

Sen sunu da his eder kendine herhalde? : her bir iletisimde, Ben'in ustunde agir mi agir yukler. Hani, su "ben(')de kalsin" turlerinden, bir de "nasil anlaticam ki, cok karisik ve soyut...ben taniyamazken..." ile sivanmislar. Bu yuzden, kimi zaman "bosver..." selleri, kimi zaman sac bas yolup deri kizartmacalar, kimi zaman da kafam kopsun diye sallayip bagirarak sarki soylemekler. Sen, Ben'e sukretmeli ki kimi zaman usanmadan konusabiliyor.

Hepsinin yaninda, ustune gokte Ay'i saklayan bulutlarin yigildigi kuyusunda Sen'in, ihtimaller. Ihtimal var, korkutucu sekilde huzurlu, tatmin; ihtimal var, oyle aci ki, alisilmis, tanidik, tadi eksi nar hafiften, bolca parmak suslu, cakiltasli suda yikanmis gibi berrak, lakin aci, ayni hadde uretici. Durum var kuyuda, kan dolasimindan biraz farkli. Donup dolasiyor durum, bastan sona ve tersi, arinmadan yeni bir devre saliniyor.

Sen bir gun gider, cocuk..
Ben unutur; [deli/salincak/dusuk/kandirikci gunes], bekler bekler takilanmis, temizlenmis, suslenmemis ama ozenmis; oylece Ben dokulur bebek gibi.. Annesi mektuplar yazar ardindan Ben'in, hic sarilamadim diye, affetsin diye. Turuncu cerceveli kagitlara. Ben, o mektuplari da alip cebine, gidebilir mi bir zaman?

Zamirleri dovusturup durma be yazintikar...

Sen yazintikar(i), iyisi mi, hayal kirikliklarinla ve miras aldigin umitsizliginle yit. Orman agalari gostermeyecek sana en dipteki gumus damla yaprakli, ufak agaci. Parmak uclarindaki deri cikintilari yol, ayikla bari.

: "Anlamaya calismayi bir kessen, adam olacak senden ama... Yazintinda yasama ~kar! Cik hayal dunyasindan! Uyan uyan! Ac gozlerini! Boyle yurumuyor isler! Iki dudak arani sogurup cikardigin ses asla muzik olamayacak! Hem, gumus damla yaprakli ufak agaci gostermeyecekler zaten sana. Bak, uzuldum sanki buna.. Sana da yazik.. Tonlarca zaman harciyorsun beyaz, yagli ve elektrikli koridorlarinda; en azindan cabana degseydi.. Ama sen bi' su hayal dunyandan cik, ben sana elma sekeri tadinca, tas helva sertliginde, pamuk helva yapiskanliginda, karanfilli leblebi desenli bir fahise tutucam sana. Hadi oglum be! Bir daha soylemem bak; ister dinler, ister dinlemezsin beni." :

Gulunc.
~ olan sey, pazartesi sabahi 0900 dersinde, gulup gulup, soyle demek hocaya: "Bugun Ying-Yang'cilik oynuyorum hocam... Dokunun, bak bi' kere dokunun; Caruso dinlerken aklima Fransizca'nin je t'aime'i geldi aglama mumkuniyetim sarildi tenime."

08nisan09'/01-0124am/02-0224am

7 Nisan 2009 Salı

Kırmızı, Viskili Çikolata ve Toprak Kokusu

Üst not: buraya en son 2 nisan'da yazmışım. benim doğumgünüm. "2" var, "4" var bir başkasının. güzel bir günde doğmuşum. hem, pazartesi günü doğmuşum. haftanın başında; tam bir kargaşa zamanında. memleketimde pazartesileri tatmanız gerek. o gün doğmak büyük cesaret ister.

Atttila İlhan'ın, o çok sevdiğim sözünü, neredeyse ilk kez buralarda İlhan'ın demek istediği şekilde kullanacağım: "Ben hiç böylesini görmemiştim." Önceleri, erkek adamların karı kısmını dövmesini gördüğümde kullanırdım bunu.

"Kadın" sözcüğünü de kullanmayı öğrenin artık. Ya da Şafak'ın önerisi çok yerinde: Sözlüklerden kaldıralım "kadın"ı.

Bir insanın bir şeyi hatırlamaya çalışması, insanlık suçu kapsamına girmeli ayrıca. Ne müthiş bir işkence!

Geçelim.

Başla.

Dün bir gece yaşadım. Yelkovan sadece sol elimde orta parmak, akrep sadece sağ elinde baş parmak olmaya mahkum. Hiç beklemediğim, fazlasıyla ummadığım şeyler öğrendim. Kaplumbağaların eskiden müthiş koşucular olması ihtimalini yaratabilirim şu an. Leyleklerin aslında yılan ve tavuktan mutasyona uğradığını haliyle iddia edebilirim. Fazla uçmuş olmam. Siz hep fazla uçurdunuz beni, çok uçuyorum sandınız. Siz yoksundunuz ya; kanatlarınızı kaplayan tüyleriniz şâh'i melekelerle donanmıştı: namus, başarı, güç, zevk ve adını şu an hatırlamadığım ama içimde uyanan türlü türlü dini hitabe terimleri. İşte o yüzden, hep sizden yüksekte uçuyordum. Yükseltilerimiz karşılaştırılacak seviyede dahi değildi; senin ona sahip olduğuna şüpheyle yaklaşıyorum. Ruhunun dedektifi olmaya aday mıyım, emin değilim pek. Siz, soruşturmacıyı katil yaparsınız uşak yerine. Katil hep uşaklar, aklınızdan çıkarmayın. Katil hep sizsiniz. Üstünüzde beyaz kumaş parçaları -ışığı aşikar etsin diye-, çoraplarınız hep siyah -ışığın yaktığı, bilmeden içinizde barındırdığınız mat olacaklıklarınız birikir orada.

Salaklarımızı boşver, Ben Sana ne desem ki.

Göze alıyorum. Yok, yetmez dersen, şu hep kaşıdığım göz kenarım da senin olsun. "Daha, daha!" dersen şuursuz çocuk, lütfen sessiz olalım... Erimek zamanıdır. Sana vereceğim, özenle kırmızı kadife kapılarımda sakladığım kırmızı ama paspa(s/rlak) lavımdır. Köpeğin beni yalamışlığını ve elimdeki kedi izlerini ikimizin arasına harbiden koyabiliriz.

Geçenlerde ben, bir arkadaşıma Türkiye'deki viski ve çikolata geleneğini öğrettim. Bilmezlermiş meğerse, şaşırmıştım. "Oysa her şeyin birbirine bağlı olmadığını, hangi birimiz ispatlayabilir?"

Gözler ve görmek eylemi hakkında uzun bir makale yazabilirim sanırım. O kadar göz gördüm, o kadar görmek gördüm, o kadar görüştüm ve gözlere bakıştım. Ama hakikaten göze bakmaktan bahis burada! Hakikaten gözü darmadağın etmek bahis burada! Hakikaten gözün içine salkım salkım tükürmek burada bahis! Yapabiliyorsanız, buyrun. Gözümü kuruttum, tükürmeye çalışın bakarak. Yıllar önce:
"eğer korkutacak kadar aptalsa karşımdaki
tükürürüm
ürkercesine bir kabadayılıkla"

Yabancı! Ben yıllar önce meslek edinmişim gözü kendime! Ne haddine; ne cesaret. Gözoloji üretmişim yıllardır ben; yabancı yabancı sırnaşıp gözlerimin en ucra köşelerine, "götoloji" diye küfredemezsin bana. Hem, nerede bizde o cesaret o küfrünü duymak için.

Çocuk!
Ben senin baban değilim ki. Şu 28 tahta engel ve 7 su engelinden oluşan 3.000 metre engelli yarışı, bende geçerliliğini korumuyor. Ben seninbaban değilim ki. Sen yürü diye suyun üstüne yatanım ben. Tahta engellerin çivilerini söküp yıkanım ben. [Hem, ihtiyaç olmayacak mı tahta ve çivilere sonraları? Aklımız onlara büyük bir heyecanla, küçümsenmişlikle ihtiyaç duymuyor mu?] O yüzden, 3.000 metrelik engelliyi, çok istiyorsan, sen bitirebilirsin. Ne öyle bir gayem var, ne de tüm sahip olduklarımı ortaya dökecek kuvvetim.

Nizam işi bunlar.
Oya yapar gibi.

Yün şişiyle, havlu kenarı işlemeye çalışmayalım...

Bazıları, karpe diyem'i doruklara çıkarabilir... Ama onun an'dan ve yaşam'dan başka bir şeyi yok ki... O nefes kesici dorukta, sana nefes alabilmen için gerekli alet edevatı getirmiyor ki yanında. Donanmak lazım tırmanışa adam akıllı başlamadan önce.

Ben şunu söyleme gereği duymuyorum: "zira, şüphe yok ki ben de istediğim her duyguyu kendi çapımda tadabilirim. tatmak derken, tatmak. koklamak derken, koklamak. görmek derken, görmek. lâkin, olanca hoşgörülüğümle, onu sana biricik bir yetenek olarak bahşediyorum..."

Görüyorsunuz ya, söylenmeyen tonlarca şey, "ahhan da burda". Siz yine takılıp düşeceksiniz, ah yazık vah yazık. Size ne menem bir hastalık vermiştir tanrılarınız. Ah harap, vah bitap. Harap ve bitap olan varsa aranızda, sözcüleri olayım onların. Ne bahtsızsınız; böyle biriyle muhattap oluyorsunuz.

"Hadi bir git ya, işin gücün mü yok kardeşim."

Soytarılar hiç şımarık değildir, bilir misiniz? Nacizane şımarıklık kopyalarıdır belki. Siz siz olun, benim size "soytarı olun" ya da "soytarı olmayın" dememdeki kararsızlığı, kendi kendinize istediğiniz yöne çekip öyle algılayın. Her tarafında bir çıkarçıkmazçıkmaz yol vardır illa...

Bir yerde okumuştum şunu -tabi ki biliyorum nerede: "ne kadar daha böyle yaşarsın ya da seni mi kıracağım yaşarım bilmiyorum.."
Bir türlü tam anlama kavuşturamadığım, ama "ya da"dan sonrasının orta şiddetli bir deprem ya da fırtına alarmına yol açtığı bir okumuşluktu. Beklentinin, bir var edilip bir yok edilmesini mi kastediyordu? Ben bu işten bir şey çok anlıyorum, anlayamıyorum...
Lise mezuniyet andacımdaki nacizane, müthiş, kalıcı, yekparem laf gibi: "haysiyet tükürün suratıma dedi; diyemedi."

Beni gaza getiriyor hayat. Ne istersen onu yaşa diyor bana hayat. Sonra bir gece bir partide bir sahnedeki bir gavur -ki kendileri çok beğendiğim bir performans sergilediler- "sonuçlarını düşünmeden gerçek yüzünü göster" diye inler kulağıma kulağıma. Oyuna getiriyor gibi. Sanırım yem atıyor bana hayat. Sadece, "curiosity" işte. Hayat afacan bugünlerde... Eh, ben de şapşallığımla dikileyim ortada bir yerde; belki beni de buralarda bir gün beğenmeyip "tüüüüüü size!" Kemer Belediyesi gibi, Kadıköy gibi bir yere taşırlar; aşk yağmuru misali...

Anneme tapıyorum. Bir bilge varsa hakikaten, annemdir o. Ne haddime ona bu sıfatı vermem ama...


# Günaydın Kralım, bana hayalimi gerçekleştirmem, yardıma ihtiyacı
olan kişiyi bana yönlendirip beni yücelttiğin için teşekkürler. Seni çok
seviyorum. Öptüm dünya tatlısı oğlum.

> ...Ve annem, ne kadar bilge olduğunun farkında değilsin...Belki
de farkında olmaman seni daha bilge yapıyordur... İnsanlara örnekler
veriyorum senin ve babamın sözlerinden hep; en çok da senin.

# ... Beni bu kadar bilge ve takdir ettiğin için teşekkürler. Tanrım
bana seni verdi şükürler olsun.

> ... Doğruları söylüyorum. Ama seni tebrik etmek benim haddime
değil...sadece teşekkür edebilirim annem olduğun için...

# ... olduğun gibi görün yeter tatlım.

> ... Hava da kötüleşti zaten burda deli mi ne...

# Deli oğlum benim. Hava varsın kötü olsun, sen iyi, mutlu ol; içinde
güneşi ısıtırsın ateşinle.


Neyse...

Allah'tan hiçbir şey anlamayacaksınız :-)
Allah'tan hiçbir şey anlamama gibi bir alışkanlığınız var :-)
Allah'tan hiçbir şey anlamamaktan memnunsunuz. :-)
Allah'tan işte, sizi de böyle kabul etmek lazım.

Gel de şimdi bir isim bul bu yazıntıya.

Hem kırmızıdan ve toprak kokusundan hiç bahsetmemişken.

2 Nisan 2009 Perşembe

Yuvarlak ada

Libera.
Libera gibi bir yerde yaşamak istiyorum bir süre. Belirli bir sıfatı yok, henüz sahip olduğunuz sıfat kalıplarına uyan. Libera gibi işte. Öyle bir yerde yaşamak istiyorum bir süreliğine.

Yorgunluk.

Neden yorgunluk ki?
Ekmek elden su gölden, üniversitem güzel, harika bir annem var, odam var, sıcak suyum var vs.

Hadi ama.

Oku:

Acıyorum. Farkındalıksızlığına acıyorum. Leş gibisiniz; gözünüz ancak bakmaya, ayağınız ancak yürümeye, ağzınız ancak yemek yemeye yahut öpmeye yarıyor, en olmadı konuşmaya. Bir şey, gerçekten bilmiyorsunuz.

Bilemeyeceksiniz.

Bundandır acımam. Korkağın tekisiniz; affedin, çoğusunuz.

Kendime de acıyorum çoğu zaman, size acıdığımdan fazla. Boşuna yazıyorum ki. Boşuna konuşmaya çalışıyorum. Boş una yumurta kırıyorum; boş ipe un seriyorum.

Sizin, gerçekten ama gerçekten, hiç etrafınıza bakamadığınız oldu mu?
Görmek istemediğiniz, her şeyi?
Olduysa, nedenini bildiniz mi?
Olma ihtimali pek düşük, bilme ihtimali pek düşük. Gözünüz içine çökecekmiş gibi oldu mu? Hadi ama! Olmadı!

Derinizi tırnaklarınızla soyma arzusu kapladı mı içinizi hiç? Bunları gözlerken, gülmekten başka bir şey yapıyor musunuz acaba? Derinizi, hiç soyabildiniz mi? Ben soyamadım.

Soyabilseydim; göç edebilirdim, uzaklara gidebilirdim, gerçek uzaklara ya da mecazi uzaklara. Hiç bilmediğim yerlere, koluma hiç tanımadığım birini takmışım. Bilmediğim ama tahmin ettiğim lisanlarda konuşan insanların içinde, o insanlara çarpa çarpa ilerleyerek, en sonunda kendimi bir kır evinde bulmuşum. Çok dolaşmışım, her gördüğüm çeşmeden su içmişim; o yüzden evin bahçesine girer girmez sağ tarafta çitin köşesine çişimi yapmışım. Kırık testi de var orda, ona da sıçratmışım az az. Toprağı kazmışım öyle. Arkamı dönüp evden çıkan ilk kişiye sarılmışım. Zaman tuttum, tam 40 saniye sarılmışım. Buradayken 38 saniye de olmuş olabilirdi; saatim tutukluk yapıyor sürekli. O yüzden güneşi bazen geç doğuruyorum, ayı geç batırıyorum. Ama orada nefesimle tutmuşum zamanı. İhtiyaç yanılmaz!

Birkaç kişiyle o yuvarlak, volklan mağduru adada, eski yunanca ismini unuttuğum yuvarlak adada buluşmak isterim. Aralarında hiç peygamber olmasın! Aralarında bir tane bile imam, papaz, haham olmasın! Allah'ları, Tanrı'ları, Yehova'ları almıyorlar adaya; herkesin tanrısı kendine orada. Aslında, inançla falan da alakası yok orada buluşmanın. Esti geçti işte, rüzgar tanrısı yok diyen var mıydı?

Özgürlüğüme tutsak olmuşum... Duyguyu, bir yenisiyle ifade etmek gibi; kareli deftere boş derste karalamalar yapmak gibi. Uykuyla uyanıklık arasında, müthiş salaklık, müthiş bilinç sergisi.

Her neyse.
Boşuna.

En çok da buna acıyorum.
Henüz, biriniz dahi, dolusuna anlamadı.
Related Posts with Thumbnails