30 Eylül 2008 Salı
Eh...
Kutlayanların bayramı, kutlamayanların tatili kutlu olsun madem.
Efendiler.
Hurma Süvarilerine selamlarla.
29 Eylül 2008 Pazartesi
M.A.Z-ik
Bizi bu hazineden mahrum etmek isteyenler olacaktır...
I. Musiki
duvarıma kanattığım
notalarıma
coplar bindirdiniz
zira kafaları pek şişik:
cop'ik allegrato ritmleriniz!
"soluma dokunmayın sakın!"
dedirtmeden, oluverdi!
kıvraklığımdan
yumuşaklığımdan
şekilden şekle soktunuz.
aryasal gürlemeleriniz de cabası
elbet!
II. Atom Altı Salakları / Parçacık Salatası
hatırlıyor olmalısınız o günü. aksini söylerseniz, bayılıp düşüveririm buracıkta! "ne bok bildiğinizi" görmüştünüz hani! çatlak halkisimli bi' amca bahçede fıskiye önünde size yalan söylüyordu hani! işte o gün. pek havalanmıştınız o zamana kadar. öyle ki, ışık hızına varmacasına iddia şirketleri kurmuştunuz fiyaskodan. işte o yüzden, yoktunuz. fazla flinstones izlemekten, aklınız fikriniz bükülüp toz olacaktınız. iyi ki biz yetiştik, boşluğunuza dua edin! velhasıl, hala emin değilim, bizle sizi iyi kavradığınızdan. siz atomdansınız; her yeriniz boş yani. ama biz sırf çekirdek! her yerimiz dolu yani. anlamayan?
III. Zorunlu Erkek Kültürü ve Ahlak Dersi
bu gece e-beş yahni yapın bence
göğüs kıllarınızdan aldığım
son haber
-e göre: at sikinde tavla
çevirmek
lazım
"miyav, ay!"?: gözlerinizden
akan boksu su (su su su su su su!)
kirpiklerinizi pençe yapmış-
-eti kemiği sizin ruhumun,
gözünüze sığarsa.--
direksiyon sallayıp bangır bangır tekno dinlemeyi sevmem pek de!
28.09.2008
Bilge Remus Ka
31 Kere Maşallah!
Abi vallahi bak yaaaa
Mına godumun çoccuuu!
Sie ansını satiim kimsin lan yavisak!{Yurtkunma Sesi}
Şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap
şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap şap
Bayramınız mübarek ola.
31 kere maşallah!
27 Eylül 2008 Cumartesi
Can'dan sonra bir şiir : "this is my religion"
aşkların en kutsalı ve en güzeline...
merhaba delikanlı
bu
sonsuzluğu umulan
mektuplardan
biri
ben sen
karşı binada otlayan kadın
o kadın
ı
tanıma arzumun şiddetiyle
cigarkadaşımın
usulca, gök gürültüsü gibi
öpüyorum seni.
yahut
ben sen
ruhu kendinden şişman bir
kara çocuk
o çocuk
u
doyurma arzumun altındaki
pis pedofili dürtüsünün asıl
gizliliğiyle
evlatlığımın doyumu,
gözüne soka soka, gözgüneşi gibi
öpüyorum seni.
istiklalden madonna müthiş bir koşuda
el sallıyor hararetsiz
fare ölüsü kokan pabuçlarına aldır
madan
madonna sar(s)ılıyor
-oh, this is my religion-
aldır
madan / ki
eli vajina dudaklarında
kaybolmak üzere
dans ediyor
şuursuz istiklalde / this is my religion
otlayan kadın ile ruhu şişman
çocuk
disney alacakaranlığına katılıp
winnie'yi giyiniyorlar
this is my religion,
hey, winnie the pooh!
ağızda çalkalanmış yayık
suyu çıkıyor doğumgünü pastamdan!
vaziyet oldukça love'ın my religion
olması olduğundan
gelen giden
her şey kabul, ittifak ve itilaflarca
fa hattında takılıp kalan
flemenk bir notasal ticaret
gemisi gibi bundan gayri
günler.
kumrular ve günler,
demek istediğim.
elalemin çakmağı la'da gününü
gün ediyor ya
şanssız, mavi, kapitalist bir gemi bu.
merhaba delikanlılar!
aslına bakarsanız, olması gerektiği gibi
şapşal "terooo" aşk romanlarındaki gibi değil
hiçbir şey
yıldızımız bile yok!
yayık aşk yaptığımız kayanın soğukluğu emmiş!
ondan ya,
"merhaba delikanlılar!"
mahvedemedi bi' türlü
hayatımıza ipne tmsf'since el ayak çük
konulduğundan
arakladığımız gecemizi!
hey kadın!
bak!
imf aslında ipne mahvetme fonu!
kafamız
love is my religion'la
binbeşyüz olduğundan
devir daim yapıyorum!
hayatımı o'na!
26 Eylül 2008, Cuma.
Bilge Remus Ka.
25 Eylül 2008 Perşembe
Nil Gün : Kendine Gel ve Düzel Güzin Abla!
Einstein
1970'li yılların başıydı. San Francisco'da gittiğim okulda "Interpersonal Psychology" dersinde hocamız bize "kendini paylaşma" ödevi vermişti. Hocamıza göre kendimizi paylaşmak, insanlar arasında yakınlaşmayı ve sağlıklı iletişimi sağlayan en etkin yoldu. Hepimiz sırayla kürsüye geliyor, kendimizle ilgili bir şeyi açık yürekle sınıf arkadaşlarımızla paylaşıyorduk.
Sıra Ted'e gelmişti. Ted, sınıfın sessiz, sakin öğrencilerinden biriydi. Ince, uzun boylu, atletik yapılı, açık kumral, bıyıklı temiz yüzlü bir gençti. Ted çekingen adımlarla kürsüye geldi. Bir yutkundu, iki yutkundu ve "eşcinselim" dedi.
Uzun bir sessizlik. Zil çaldığında tüm sınıf adeta söz birliği etmişcesine Ted'i tecrit eden bir tavır almıştı. Hayatımda ilk kez eşcinsel olduğunu açıkça söyleyebilen biriyle karşılaşmıştım. Ben de şaşkındım. Ama Ted'in cesaretine duyulan hayranlıkla karışık bir şaşkınlıktı bu. Onu kucaklayarak, birlikte kahve içmeyi teklif ettim.
Ted'le dostluğumuz yıllar boyu sürdü. O bir daha sınıfa gelmedi. Ama biz sık sık görüşmeyi sürdürdük. Hatta Ted, benim dışarıya çıkmam gereken akşamlarda gönüllü olarak iki oğluma "babysitter"lık yapıyordu. O çocukları, çocuklarım da Ted'i çok seviyordu. Ted, bir gün baba olacağının hayalini kuruyordu. Hatta bana "taşıyıcı anne" olmam konusunda takılıyordu.
Çok bilmiş tanıdıklarım beni, oğullarımı bir eşcinsele emanet ettiğim için eleştiriyordu. Ben de bu önyargıları karşısında onları bilgilendirme ihtiyacını duyuyordum. Küçük çocuklara cinsel taciz yapanların eşcinsel değil, pedofilik olduğunu söylüyordum.
Pedofili suçlularının çoğunu heteroseksüel erkekler oluşturur. Bir eşcinsele oğlan çocuklarınızı emanet etmeyin mantığına göre, hiç kimse kız çocuklarını, erkek akrabalar dahil, heteroseksüel bir erkek bakıcıya da emanet etmemelidir.
Bu önyargı, eşcinselliğin bir sapıklık olarak yargılanmasından kaynaklanıyor. Pedofili gerçek bir sapıklık. Ne yazık ki çoğu insan iki kavramı aynı patolojik kefeye koymakta bir sakınca görmüyor. Günümüz Türkiye'sinde maalesef hâlâ bu önyargılar geçerliliğini koruyor.
California'da eşcinseller verdikleri zorlu mücadeleler sonucunda bugün birçok hak elde ettiler.Yine de hâlâ birçok "insan hakkı"ndan heteroseksüel görünenler kadar yararlanabildikleri söylenemez. Ama 1970'li yılların başında Amerikanın en liberal şehirlerinden biri olan San Francisco'da "dolaptan çıkan" Ted'e "normal" gençlerin gösterdiği bu tepki, isyankar ruhumda derin farkındalıklar yaratmıştı. (Dolaptan çıkmak eşcinsel yönelimin gizlenmesinden vazgeçmek anlamına gelen bir deyim.) Üstelik bu gençler psikoloji eğitimi alıyordu.
Tabii, sevgili dost insan Ted'le ilgili anılarımı durup dururken paylaşmıyorum sizlerle. Günümüz Türkiye'sinde bir büyük gazetede günlük yazıları yayınlanan her derde deva bir Güzin Abla'mız var.
Amerika'nın Güzin Abla'ları olan Ann Landers ve Abigail van Doren kardeşlerin "Dear Ann" ve "Dear Abby" köşelerine gelen mektuplara verdikleri yanıtlar on yıl, yirmi yıl öncesine göre farklılıklar gösteriyor ama bizim Güzin Abla'nın verdiği yanıtlarda hiçbir değişim ve gelişim söz konusu değil. Ann ve Abby hata yaptığında ya da yanlış bilgiler verdiğinde okurlardan özür dileme inceliğini gösteriyor, ama Güzin Abla?
Güzin Abla geçenlerde bir okur mektubuna verdiği yanıtla eşcinselleri ayağa kaldırdı. Bu konuda internetteki eşcinsel sitelerinde haberler çıktı ve email listelerinde tartışmalar yapıldı. Izmir'den yazan N.A. adlı okurun mektubu kısaca şöyleydi:
"Güzin Ablacığım, yirmi beş yaşındayım, bir şirkette çalışıyorum. Beni annemle teyzem büyüttü. Henüz cinsel tecrübem olmadı. Kızlarla ilgim olmadı. Erkeklerle de. Işyerimdeki arkadaşlar, sen nasıl erkeksin kızlarla ilgilenmiyorsun, eşcinsel misin, diye bana takılıyor. Alay ediyorlar. Yürürken kırıtıyor, konuşurken ellerimi oynatıyor, yumuşak hareketler yapıyormuşum. Ben eşcinsel miyim? Insan eşcinsel olduğunu nasıl anlar?"
Güzin abla bu mektubu şöyle yanıtlamış: "Oğlum kendine gel. Neden eşcinsel olacakmışsın ki? ...Ama sen erkeklere karşı cinsel çekim duymuyorsun. Hiç cinsel deneyimin olmamış. Kendini toparlayabilir, kızlara karşı daha ilgili olabilirsin... Silkinerek kendine gelmeye çalışabilirsin. Baktın ki hareketlerin pek efemine, şöyle erkekçe davranmaya, erkekçe giyinip ona göre konuşmaya çalış. Istersen az zamanda çok başarı elde edebilirsin... Ben birkaç çocuk bilirim senin gibi efemine halliyken aklı başına gelince kendini pek âlâ düzelterek mükemmel şekle sokmuştur. Sen de hemen düzelmeye bak. Kız arkadaşlar edin, onlarla yakınlık kur. Seni seven bir genç kız olursa her şey değişir üzülme."
Güzin Abla'ya göre, eşcinsel olduğundan şüphe eden biri, silkinerek, erkekçe davranarak kendine gelebilir, kendini düzelterek mükemmel şekle sokabilir. Mükemmel şekil dediği şey nasıl bir şeydir acep? Ne kadar erkek olduğunu gördüğü her kadına sarkarak ispat eden hanzolar da mükemmel erkekler sınıfına giriyor mu?
Izninizle ben de Izmirli N.A'nın mektubuna bir yanıt vermek istiyorum. Sevgili N.A. oğlum, kendine gel. Ister eşcinsel, ister heteroseksüel ol, önce kendini olduğun gibi kabul etmekle başla kendine gelmeye. Kızlarla ilgin olmadığını söylüyorsun. Peki, sana eşcinsel misin, diye takılanlara ilgi duyuyor musun? Onların seninle ilgilendikleri ortada.
Cinsellik üzerine yaptığı araştırmayla büyük yankılar uyandıran Dr. Kinsey, "Eşcinsellik birinin olduğu bir şey değil, yaptığı bir şeydir" der. Yani eşcinsellik bir kimlik değil, bir davranış biçimi.
Freud, eşcinsel oğlunun düzelmesi için kendisinden yardım isteyen bir anneye yazdığı mektubunda şöyle der: "...Eşcinselliğin bir avantaj olmadığı kesindir ama aynı zamanda utanılacak bir şey de değildir. Günah, rezillik de değildir ve bir hastalık olarak da sınıflandırılamaz. Bunu gelişim dönemindeki belirli bir tutukluluğa bağlı olan cinsel işlevin bir varyasyonu olarak ele alıyoruz. Eski ve modern zamanlarda pek çok saygıdeğer kişi eşcinseldi ve bunların arasında çok büyük kişilikler de vardı. (Eflatun, Michelangelo, Leonardo de Vinci, Walt Whitman, Oscar Wilde, Büyük Iskender vb.) Eşcinselliği bir suç olarak görmek hem büyük bir haksızlık hem de zalimliktir."
Freud, eşcinselliği heteroseksüelliğe çevirmenin başarı şansının, tam tersini gerçekleştirmek kadar olduğunu söylüyor.
Sevgili N. A. Seninle alay edenlere eşcinsel olup olmadığını henüz bilmediğini söyle ve onlara Dr. Kinsey'in raporundaki oranlardan bahset. Erkeklerin yüzde 37'sinin yaşamlarında en az bir kez eşcinsel deneyim yaşadığını, 35 yaşına kadar bekar kalmış erkeklerin yüzde 50'sinin ve tüm erkeklerin yüzde 10'unun 16-55 yaşları arasında en az üç yıl süresince yalnızca eşcinsel ilişkiler kurduğu konusunda bilgilendir.
Acaba seninle alay eden erkekler hangi orana dahil? Kendi cinsel yöneliminden emin olan bir erkek, başkalarının cinsel yönelimiyle böylesine ilgilenmez. Psikolojide, "yansıtma" denilen bir savunma mekanizması vardır. Kişi kendi "kötü" arzularını başkalarına maleder. Kişinin en çok eleştirdiği, alay ettiği, diline doladığı şey, muhakkak kendisinde olan bir özelliktir. Homofobik erkekler işte bu yansıtma mekanizmasını kullanır. Gündüzleri, eşcinsellerin "ortadan kaldırılmaları" gerektiğini savunan bıyıklı erkeklere geceleri gey barlarda sıkça raslanır. Onlar travestilerin de sadık müşterileridir ve çoğu da evli ve çocukludur. Yani "mükemmel şekle" sahiptir.
Kinsey'in oranlarına baktığımızda, katıksız heteroseksüel ve katıksız eşcinsellerin oranı aralarda bir yerlerde olanlara göre azdır. Bu nedenle insanların cinsel yönelimlerini etiketlemek abestir. Eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu söyleyenler, hayvanlar alemindeki eşcinsel davranışların sıklığından bihaber olmalı.
Eşcinsellik üremeye aykırıdır, doğaya değil. Heteroseksüeller de sadece üremek için seks yapmıyor. Sevgiyi, hazzı paylaşmak için de sevişiyor. Doğum kontrol metodları da üremeye aykırıdır.
Eşcinsellik doğuştan mıdır? Tek yumurta ikizlerinden biri eşcinselse diğerinin de eşcinsel olma oranı yüzde 50. Çift yumurta ikizlerinde ise bu oran yüzde 24'e düşüyor. Eşcinsellikte genetiğin bir rolü olduğu ortada ama tek başına diğer yüzde 50 oranını açıklamaya yetmiyor. Dominant anne, pasif baba ortamında yetişen erkek çocuklar arasından daha yüksek oranda eşcinsel eğilim çıktığı da biliniyor. Ayrıca yetişkin eşcinsellerle yapılan mülakatlarda yüzde 72'si çocukluk döneminde "hırlı gürlü" oyunlar yerine okuma, müzik gibi tek başına yapılan etkinlikleri tercih ettiğini, spora, yaşıtlarından daha az ilgi duyduklarını söylemişlerdi.
Dünyadaki altı milyar insanın her biri kendine özgü bir varlık. Her bireyin kendine özgü biyolojik ve genetik yapısı, doğası ve yetiştirilme tarzı, biriktirdiği yaşam deneyimleri ve bu deneyimlerden etkilenme tarzı var. Hiçbir şey tek başına neden eşcinsel olunduğunu açıklamaya yetmiyor...Ve eşcinsellik insanlık tarihinin başlangıcından itibaren var. Ne dinsel, ne toplumsal baskılar bu gerçeği ortadan kaldırabildi. Sadece "dolaba soktu".
21. yüzyılın başında insanlık henüz insanımsı yaratık olmayı aşamadı. Ama bir gün insanlığımızı keşfedeceğimize, etnik, dinsel, cinsel önyargıların sona ereceğine inanıyorum. Einstein'ın söylediği gibi, "Bugün teknolojinin insanlığı aştığı kesin. Birgün insanlık teknolojiyi aşacaktır" ve insanlık önyargıların ne kadar akıldışı olduğunun bilincine varacaktır.
Antropolojik araştırmalar, anaerkil toplumlarda eşcinselliğin aşağılanmadığını, hatta bazı toplumlarda değerli unvanlarla taltif edildiğini gösteriyor. Eşcinselliği aşağılayan, asan kesen, öldüren, dışlayan toplumların ortak özelliği ise ataerkil toplum ve ataerkil dinsel yapılanma içinde olması. Yani erkek egemen toplumlardaki enerkek güçlüler, eşcinselliği kendi erkekliklerine, üstünlüklerine, güçlerine yapılan bir saldırı olarak algılıyor. Ayrıca bastırılmış duygular da tehdit altında oluyor. Öyleyse yansıt ve kendi gölgeni yok et!
Gölge, gölgeyi yaratan ortadan kalkmadıkça yok edilemez.
Sevgili Izmirli arkadaşım, ben de sana Güzin Abla gibi önerilerde bulunmak istiyorum.
Herkes cinsel yönelimini değişik yaşlarda fark eder. Kimi üç yaşında, kimi elli üç yaşında. Eğer kızlara ilgi duyduğunu fark edersen mesele yok. Toplumun ikiyüzlü ahlâkına uyumlu bir şekilde gül gibi yaşayıp gidersin. Eğer erkeklere ilgi duyduğunu fark edersen birçok seçimin var.
Bir; kendini toparlayabilir, erkekçe davranır, erkekçe konuşur ve giyinebilir, hatta bıyık uzatabilirsin. Aklın iyice başına geldiğinde, şöyle cinsellikten hiçbir şey anlamayan iyi ve namuslu bir aile kızı bulup evlenirsin. Bakire kız bulmaya özen göster ki seni kimseyle kıyaslama olanağına sahip olmasın. Gözlerini kapayıp birkaç kez de vazifeni yaptın mı nurtopu gibi çocukların da olur, erkekliğini hepten kanıtlamış olursun. Az zamanda çok başarı elde etmek ve mükemmel erkek olmak için, eşcinselleri mümkün olduğunca sıklıkla ve her yerde aşağılamayı, hakaret etmeyi sakın ihmal etme. Arada bir yaptığın iş gezilerin, geç saatlere kadar süren toplantıların kimseyi ilgilendirmez. Zaten erkek dediğin karısına nerede olduğunun hesabını vermek zorunda değildir.
Toplumumuzda "kulampara" denilen eşcinsellerin de en erkek olduğunu biliyorsundur herhalde. Onlar "yapan" (aktif) olduğu için kendilerini eşcinsel olarak nitelendirmiyor. Buna da psikoloji de "inkâr" deniyor.
Iki; ünlü bir şarkıcı olabilirsin. Toplumumuzda eşcinsel şarkıcılara rağbet büyük. Burada da üç yolun var. Ya açık açık "dolaptan çıkarsın", kırıtır ve yumuşak hareketler yaparsın, ya koluna göstermelik dişiler takıp, her hafta yeni sevgililerle birlikte olduğun "zampara erkek" haberlerini magazin basınından izleriz ya da mazbut bir ünlü olmak istiyorsan, lezbiyenliği bilinmeyen bir hatunla mutlu bir yuva kurabilirsin. Bir de çocuk peydahlarsanız, oh ne âlâ! Bu son yol, karşılıklı çıkar açısından en güvenilir yoldur. Bir gün ifşa olacağın korkusunu yaşamazsın.
Üç; beni annem ve teyzem büyüttü. Şimdi evlenip onları yüzüstü bırakamam diyerek vefalı bir insan olarak müzmin bekâr olmayı seçebilirsin. Bir kez nişanlanıp ayrılırsan daha da iyi olur. Toplumumuzda değişik nedenlerle evlenmeye bir türlü vakit bulamayan(!) o kadar çok müzmin bekâr var ki.
Dört; en yakın erkek arkadaşınla aynı evi "roommate" olarak paylaşabilirsin ama özellikle tanıdıklara rastlayabileceğin yerlerde kızlarla görünmeye özen göstermelisin. Hatta adını özellikle "çapkın"a çıkarmanı öneririm.
Beş; kendi cinsel yöneliminle barışır ve şu kısacık hayatı gönlünce sürdürebilirsin. Bunun için terapi görmen gerekiyorsa gör. Cinsel yönelimini "düzeltmek" için değil, kendinle barışabilmek için. Çünkü bugüne kadar toplum baskısından dolayı kimbilir ne üzüntüler yaşadın ve zaman zaman kendinden nefret ettin. Kendinden nefret, istenilmeyen davranış ya da objenin daha da sık tekrarlanmasına yol açar ve ilave suçluluk duygusu kişiyi daha derin bataklığa sürükler. Yakınların seni olduğun gibi kabul etmiyorsa, onlar sana değil, çevrenin ne düşündüğüne önem veriyorlar demektir. Sen bu dünyaya başkalarının beklentilerini karşılamak için gelmedin.
Cinsellik hayatın sadece bir parçasıdır. Sevgiyle birlikte güzeldir. Bu nedenle cinsel yönelimini bir kimlik haline getirmemeye özen göster. Cinsel kimliğini ön plana çıkaran kişi, göğsü kıllı erkek de olsa, dekolteli derin yırtmaçlı, dudakları hep açık kadın da olsa, kıvırtmasını abartan eşcinsel de olsa, yüzeyseldir ve iticidir. Bu tür davranışlar özsaygı yoksunluğunun ve aşağılık kompleksinin göstergesidir.
Cinsel yönelimin kimseyi ilgilendirmez. Ama gizlediğinde her an açığa çıkma korkusuyla yaşarsın, abarttığında sadece "cinsel obje"ye dönüşürsün. Yaşamın doğası denge ve uyumdur. Sen hem bireysin, hem de insanlık ailesinin bir üyesi. Bu dünyaya kendini gerçekleştirmek, mutlu olmak, varlığınla bütüne katkıda bulunmak için geldin.
Sana bu mektubu yazarken oldukça yararlandığım Francis Mark Mondimore'un, Eşcinselliğin Doğal Tarihi adlı kitabını okumanı da öneririm. Eşcinsel değilsen bile hem şu anda yaşadığın duygu karmaşasını, hem de başkalarını anlamana yardımcı olacaktır.
Ve sevgili N. A. asla başkaları için başka biri olmaya çalışarak kendini harcama.
Sevgiyle hoşça ol.
Nil Abla
16.01.2000 - Radikal Gazetesi, Radikal 2 eki
I am...
I am the girl kicked out of her home because I confided in my mother that I am a lesbian.
I am the prostitute working the streets because nobody will hire a transsexual woman.
I am the sister who holds her gay brother tight through the painful, tear-filled nights.
We are the parents who buried our daughter long before her time.
I am the man who died alone in the hospital because they would not let my partner of twenty-seven years into the room.
I am the foster child who wakes up with nightmares of being taken away from the two fathers who are the only loving family I have ever had. I wish they could adopt me.
I am one of the lucky ones, I guess. I survived the attack that left me in a coma for three weeks, and in another year I will probably be able to walk again.
I am not one of the lucky ones. I killed myself just weeks before graduating high school. It was simply too much to bear.
We are the couple who had the realtor hang up on us when she found out we wanted to rent a one-bedroom for two men.
I am the person who never knows which bathroom I should use if I want to avoid getting the management called on me.
I am the mother who is not allowed to even visit the children I bore, nursed, and raised. The court says I am an unfit mother because I now live with another woman.
I am the domestic-violence survivor who felt the support system grow suddenly cold and distant when they found out my abusive partner is also a woman.
I am the domestic-violence survivor who has no support system to turn to because I am male.
I am the father who has never hugged his son because I grew up afraid to show affection to other men.
I am the home-economics teacher who always wanted to teach gym until someone told me that only lesbians do that.
I am the woman who died when the EMTs stopped treating me as soon as they realized I was transsexual. (yes, this actually happened)
I am the person who feels guilty because I think I could be a much better person if I didn't have to always deal with society hating me.
I am the man who stopped attending church, not because I don't believe, but because they closed their doors to my kind.
I am the person who has to hide what this world needs most: love.
I am the person ashamed to tell my own friends I'm a lesbian, because they constantly make fun of them.
I am the boy tied to a fence, beaten to a bloody pulp and left to die because two straight men wanted to "teach me a lesson"
I am the gay male student that had to switch to another high school on my senior year, because I told my teachers that I was gay. One said that I was going to hell; the other wanted to cure me.
I am the person that can not act/be myself in fear of what others will think of me.
I am your best friend--the same person you grew up with and told your secrets to--the person you can't talk to anymore, because I told you I'm homosexual.
I am your daughter and best friend, the girl you raised and loved. Now you won't talk to me because I shattered your dreams of ever having children, And you're afraid of telling your friends about me because of the embarrassment.
I am a person with the same fears, hurts, needs and wants as you. I bleed, I breathe, I understand, I live..... With our hearts open and our eyes closed we are all equal, living life the best way we know how, with what we have been given.
O'nunla.
dönüş yolu.otobüs.uyku.durağı kaçırmak.oda.mektup.şok.koku.şok.koku.koku.o'nun kokusu.o'nun.ölümcül bir hata.öldürüyor beni.o'nun kokusu.koku.koku.o.
-----------------------------------------------------------------
merdivenlerdebuluşma.taksim.POW!.istiklaldeelele.arkadaşlakarşılaşma.arkadaşlabuluşma.morkedi.fareölüsü.
dudaklarınilkdefadeğmesi.şok.gözyaşları.hıçkırıklar.sakallıadamasıldı.kadın:kimyaktısenibukadar?tekyön,kapalı.
sugarcafe.üstkat.mektupokuma.öpüşme.gözyaşları.dans.doğumgünü.neoluranla.avcularotobüs.kaçamakdokunuşlar,
öpücükler.babailehepbeklenenbisikletlidurak.avcılarköprü.farklıbirarkadaşlakarşılaşma.otobüstesolumuzdakiadam.
sahil.köfte.bira.sahil.kayalar.sevişme.cemkaracatiplemesi.ilkyakalanışımız."merhabadelikanlılar...".evyolu.
can'ınevininyolu.barsoranaraba.köpekgezdirmek.5lira.mazgalatakılıptaklaattığıbisikletsürdüğüvekaydığıyol.ev.
salon.yataklar.halı.sevişmeler.salonkapısı.uyuyakalmakyanyana,sarılmış.anane.sabah.görmeihtimali.kahvaltı.[kaynamışsosis,sucukluyumurta,peynir,yeşil/siyahzeytin,domates,salatalık,çay].anneylesohbet..............yanoda.
ifadesizaşk.kola.sırpçocuk.öğleyemeği.[sosisli,biberli,domateslispagettivekola].oda.aşk.sonaşklar.ağrı.ağrılar.anane.minisohbet.evdençıkış.durakyolu.
ağrılıadımlar.durak.veda.tanrı.ölüm.oh...
dönüşyolu.otobüs.uyku.durağıkaçırmak.oda.mektup.şok.koku.şok.koku.koku.o'nunkokusu.o'nun.ölümcülbirhata.
öldürüyorbeni.o'nunkokusu.koku.koku.o.
23 Eylül 2008 Salı
Yarın bugün oldu. Güzel oldu.
Oh, cehennem ateşinin ve cennet ırmaklarının dur durak bilmez heyecanı...
Caner vardı ya aşağılarda, onun asıl adı Can...
Yeniden doğum yaptık...
Beyan ediyoruz. Yeniden doğum.
Meleklerin kanatlarındaki tüyler kirpiklerimiz olsun...
Yoklukları; tutkumuz, saplantımız, körlüğümüz olsun...
7 Eylül 2008 Pazar
Ahmet. Eşcinseldi. Öldü.
İstanbul'a Taşınma
Kaos GL Eylül-Ekim Sayısında
İşe Yaramaz Çığlığım
Şaşılacak şeydir -ve inanılması zorunlu olan-, insanların bir türlü sizi anla(ya)maması. Bir robotmuşsunuzcasına, yok olmaya yüz tutmuş kablolarınızın tek tek sökülmesi gibidir.
Ahlak, öyle ya da böyle, göreceli bir kavramdır; açıklığa kavuşturulması gereken tek şey budur aslında. Dünyadaki tüm toplumlara ahlakın “gerçekten” kişiden kişiye değişebildiğini öğretmek, homo/transfobi çevrelerinin amaçlarına çıkan tek yol gibi görünüyor. Tabii, yüzlerce yıldır müthiş sömürücü tekniklerle beslenen tabularımızı, ki adet, gelenek ve görenekler de buna dahildir, sorgulama cesaretini insanlara veremediğimiz sürece ütopik hayallerimizden ilerisini göremeyiz. Hoş, şu da bir gerçektir ki, her ütopik hayalin gerçekleşmesi, yine ve katiyen ütopik adımlar gerektirir. Ütopik… Ütopi… Ütop…
Topluluk bilincimizin yüce izniyle, ahlakı sorgulamak istiyorum. Aslına bakarsanız, sorgulanacak bir şey de göremiyorum, var olduğu hala şüpheli olduğundan. Öncelikle söyleyeceğim şey şudur : “Ahlak, her zaman bir önceki ahlaka ‘ahlaksızca!’ davranarak yeri devralmıştır.”
“Bir ahlak, eğer ahlaksa değişemez demektir; öyleyse, hangi güce dayanarak yeni ahlaklar onların yerini alır? Yoksa, ileri derecede ahlaksızlığa maruz bırakılarak mı can çekiştirilir o sözde önceki ahlaka?” diye düşünebilir birileri mesela uzun gelecekte bir gün…
Şimdi ise, kendi sorumdan beni alt etmeye çalışanlar bana şunu soracaklar: “Şu anki ahlakı, ileri derecede ahlaksızlığına maruz bırakarak mı yok edeceksin?” Cevabım, şüphesiz, evet olacaktır. Daha yumuşak, uzlaşmacı –lütfen! uzlaşmacı ahlak felsefesini işaret etmeyin tırnakları yeni kesilmiş ve tertemiz parmaklarınızla!- bir yol göstereneniz olursa, seve seve dinler, uygunsa da takip ederim “ahlaklıca”.
Nietzsche’nin de yardımlarıyla, ahlakın tanrısal bir temeli olmadığını, aksine, insanların kendi elleriyle –kendi intiharları aslında!- yarattığını apaçık söyleyebilirim. İnsan, kendi hayvani vasfını evcilleştirme niyetiyle ya da bilmeden “ahlak” denen “şey”i yaratmış ve ilk günden beri –çok büyük ihtimalle, istisna birkaç on insan dışında, farkında olmadan- bunun acısını çekmektedir. Ahlakın şiddetli sınırlamalarına maruz kalanlar, sadece azınlıklar değil, tam tersine, o malum ahlakın peşinden gidenlerdir.
İyi ve kötüyü de avuçlarımda sıkmadan devam edemeyeceğim. Tuz ve buz haline getirilmeli her şey bu yazıda; ay ışığı harf be harf sızmalı bu cümlelere! Şimdilik gün ışığının yeri yoktur! Bir şeyi yaptığınızda iyi hissediyorsanız, bu, iyidir. Sadece iyidir. Şunu da iyi irdelemek gerekir ki, burada sözünü ettiğim yahut edeceğim tüm ahlaksızlıklar “özgürlük”çe sınırlanmıştır. Yani, bir başkasına zarar söz konusu olmadığı takdirde, diye eklemek gerekir, iyi’mizi belirtirken. Kötü ise huzursuzluktur. Her şey feci bir göreceliğe seve seve mahkumken, bazı olguların değeri ancak huzurla ölçülebilmektedir. Aynı, LGBTT bireylerinde de geçerlidir. Hatta katlarca yoğun bir şekilde. İmtiyazlı olduklarından değil elbet; yaşamları boyunca geçirdikleri kötü (tabi ki kötü! Kim sokakta kendisine laf atıldığında huzurlu hisseder ki? Eğer varsa, o da onun ahlakıdır.) tecrübelerden. Hemcinsinin köprücük kemiğinde oluşan gölgesi için canını feda edebilecek biri için, iyi, o gölgeden ibarettir. Farkı yoktur, hem’in yada karşıt’ın, gölge huzurun kuvvetli bir vekiliyse eğer. Tekrar tekrar topluluk bilincimizden izin alarak, nesnelere duyulan aşka kadar gidebilme kapasitesi var bu çizgisizliğin. Her ne kadar, bu terimde “aşk”ın bulunmasını doğru bulmasam da (tutku gerektirdiğini düşünürüm…-benim de kendime has tabularım var elbet; keşke olmasalardı…belki bir gün.-), içinde huzur bulundurduğundan onu da iyi görürüm. Diyecekler karşıma on parmaklarında on tespih ile: Her huzur hissi iyi değildir.
Ve boncuklar yerlere saçılıp, minikken gördüğümüzde saçımızı çektiğimiz kara kediler dağılırken arka sokaklara, diyeceğim ki: Huzur duyduğunuz ve iyi dediğiniz bir şey söyleyin bana. Ve unutmayın, bunu kendiniz dile getirirsiniz; ahlakınız özeli kabul etmez! Genellemelerle yola çıkıp mahkumiyete götürür! Kendiniz iyi yönünden bakarak yalnız, söylersiniz, ahlakımız geneldir diye! Ve, işte apaçık bir resim karşınızda gri tonlarıyla durmaktadır. Genel olan ahlakınız, huzura dayanmaktadır ve ben huzur duyduğumu iyi görüyorum. Yoksa siz de, kendi sözlerinizle kendinizi hep yenilgiye uğratanlardan mısınız?
Çok farklı açılardan bakılabilir ahlaka. Mevcut ahlak savunucularının çoğunun cevap verecek kadar düşüne sahip olamayacağı sorular sorulup, vecizeler savrulabilir meydana. Ahlaki öğretilerin, asıl insanı –hayvanı- yok etmeyip, her yok etme girişiminin tipik sonucu olarak, daha da yaşatması, içerilerde bir yerlerde büyütmesi, ve hatta tanrılaştırması, ileride mümkün olacak büyük ahlaki değişimi göstermektedir. Mevcut olan ahlaki öğretiler, tür devamını sağlama temelli olduğundan, bireyi yok saymaktadır ve bireyi yokluğa ve başkalaşmaya iterek uzun vadede toplumun veya türün intiharına sebep olmaktadır. Bırakın, farklı olanlar farklı kalsın, demekten başka anlaşılması kolay ifade bulamıyorum…
Tarih değil de, bu yazım tekerrürden ibarettir, mekanı ve zamanı sadece bu kağıt olduğundan :
“Yoksa siz de, huzuru pis bir ahlaksız olarak görenlerden misiniz?”
Bilge Remus Ka
19.07.2008
Çok Yaramazım!
20 Temmuz 2008 Pazar
Düşündüm de! Koro! Les Choristes!
Soundtrack'ini yeni elde etmiş olduğum, Les Choristes (Koro) filminden başlayayım.
Filmin hikayesini anlatmayacağım burada. Sadece çok güzel olduğunu, gerçekten güzel olduğunu belirteceğim. Mekanlar, oyuncular...o içtenlik...o mahkumiyet ve özgürlük...o "değer"...
Kendini bulmak, ses tellerinde... Muhteşem bir öğretmen, aslında müthiş öğrenciler...
Soundtrack'ini özellikle öneriyorum. Harika.
Nasıl Anlatsam
Böyle bir şey anlatılabilir mi ki? Sanmıyorum ama deneyelim…
Benim ilk aşkım Rüzgar’dı, ilkokuldan. Dediğim gibi, hala kokusunu hatırlıyorum. O kadar seviyordum yani.
Caner mesela… Caner döneminde neler yaşadığımı gayet iyi biliyorsun; ve insanlar ne hakla, böyle bir şeye karşı çıkabiliyorlar, anlamazlıktan geliyorlar, anlaşılır değil.
İnsanın içi cız ediyor elini tuttuğunda, görür görmez kalbi deli gibi atmaya başlıyor; sevgi bu, aşk bu; hala nasıl itiraz edebiliyorlar…
Sizin duyduğunuz sevgiden, aşktan çok daha farklı bir şey mi zannediyorsunuz? Sadece alış ve verişten ibaret olduğunu, sadece ama sadece seksten oluştuğunu mu zannediyorsunuz?
Ben seksi sevmem.
Sevişmeyi severim.
Ben seksi sevenleri de sevmem.
Ben sevişmeyi sevenleri severim.
Toprak mesela… Neler hissettiğimi, neler yaşadığımı içimde, ne tür acılara katlandığımı hiçbir kimse anlayamaz; bazıları dışında; hiç kimse.
Bilmiyorum, sizde olur mu hiç, ama bende çok olur: Böyle, midenizden yukarıya, göğsünüzden boğazınıza bir ağrı girer. Ölecek gibisinizdir, ağrır iki kuruşunu kaybetmiş dilenci gibi. İşte böyle şeyler hissettiklerim, karşımda gördüğümde sevgimi.
Sevdiklerimin hiç biriyle yatmayı düşünmedim. Yatmayı düşündüm, ama yatmayı değil. Farkı anlıyorsunuz umarım. Ben; O, kanepede yatarken bütün battaniyeleri, pikeleri onun üstüne örtüp, yanındaki kanepede kıvrılıp yatan biriyim. O üşümesin, boş ver beni, düşüncesinde. Ama gerçekten öyle. Ben kimim ki? Benim sevgimi verdiğim kişi benden çok daha değerlidir.
Böyle saf, böyle pürüzsüz, böyle…böyle…
Hala nasıl, neden, ne amaçla katledilir bu duygular anlaşılmış değil.
Kız arkadaşıyla sevişirken aklına sevdiği erkek geldiğinde ağlayan birine, kız arkadaşıyla sevişirken bazen iğrenen birine; böyle duygu sömürüsü yapmak, haksızlıktan başka bir şey değil midir? Kendinize sormayın, bilemezsiniz. Hiçbir zaman da bilemeyeceksiniz. Üzgünüm.
Tanrı…
Bir kere önyargılarınızdan tamamen kurtulmalısınız gerçek Tanrı’yı keşfedebilmek için.
Allah, Yehova (Yahudilerin tanrısı) ve Tanrı (Hıristiyanların tanrısından bahsediyorum) isimlerinden kendinizi tamamen atmalısınız. Sadece düşünün. İşte Tanrı orada, o kadar yakın, o kadar sıcak, o kadar gülümseyen, o kadar parlak… Korkutucu değil, cezalandırıcı değil, düşman değil. Tanrı, bizden. Tanrı, bizim tarafımızda. Tanrı, iyi yaşamamızı istiyor. Kendimiz olmamızı.
Açıkçası ne biliyor musunuz? Umurumda değil artık. Hiç çekinmeden yazıyorum. Ve bilin ki, eğer Tanrı sizin gibi düşünüyorsa, yazıklar olsun O’na. Yazıklar olsun meleklerine, peygamberlerine, dünyasına, evrenine… Hiç böyle bilmezdim Tanrı’yı…
Ama yine de benim Tanrım, beni seviyor. Sizinkilerin de beni hesaba çekmeye hakkı yok.
İçinizi rahat tutun. Hiçbir korkum yok, ve adım gibi eminim, bu Tanrıların katında kötü değil. Sevgi kötü olamaz ya? Olur mu yoksa? Aşk mı kötü olan? Hadi canım…
Tek istediğimiz sarılıp yatmak… bu kadar masum. Yazıklar olsun hala daha çenelerini itirazlara bindirip, beni kötülemeye çalışanlara. Ne diyelim, herkesin aklı kendine. Benimki bana fazla bile, isterseniz buyurun, alın biraz. İşte bu kadar cüretkar, bu kadar inatçı, bu kadar inançlı, bu kadar davasına düşkün biriyim de aynı zamanda.
Ben mutlu olacağım.
Hiç korkmayın, endişelenmeyin.
Ben o kadar mutlu olacağım ki…
En azından gerçek mutluluğumun yolunda çektiğim acılarla, duyduğum üzüntülerle mutlu olacağım…
Çekeceğim üzüntü, beni ben yapan bir şey uğruna, gerçek beni elde etmek uğruna, gerçek benliğim uğruna olsun. Üzüleyim. Bu yolda üzülmeye ben mutluyum.
Aksi takdirde, size temin ederim, mutluluk maskeleri giymiş olacağım ilelebet. Hep mutlu görüneceğim, buna şüphe yok. Maskeler de olmasa, nasıl yaşarsın benliğini bilmem… Sağ olsunlar.
Kıza aşık olamıyorum, bu kadar.
Bu kadar basit ya…
Söz konusu olan şey aşk, sevgi, şehvet. Ayrısı gayrisi olmaz, olamaz, olmamalı. Bu kadar kutsal, değerli şeyleri, ben nasıl elimin tersiyle itebilirim tüm hayatım boyunca? Ne cüret yapabilirim ki bunu? Bende o cesaret var mı ki? Ömrüm boyunca aşık olamayacağım bir yola nasıl sokabilirim ki kendimi? Kendimden bu kadar nefret etmiyorum.
Her şeyi gayet açık yazıyorum…
Geçen aylarda hayallerimdeki çocuklardan biriyle birlikte oldum. Hayallerimdekilerden biriydi.
Seks yaptık evet. Ama değildi, seks değildi o. Kesinlikle değildi. En azından benim için değildi. Onun için seksti büyük ihtimal. Benim için asla. Ben aşk yaptım onunla, kendi çapımda, kendimce. Dokundum, kokladım, baktım, tekrar dokundum ve kokladım… derin derin… dudaklarımın ucuyla dokundum. Sonra dilimin ucuyla, hemen kısacık bir an. Dilimin ucuyla dokundum çünkü dilin ucu acı tat duyusunu algılayabilir. Ben onun acısını alacaktım eğer varsa. Boş ver, bende dursun, ne gerek vardı ki ona acı, değil mi? Bu kadar saf, masum yaşadıklarım. Organım boşalmadı o gece benim, ruhum boşaldı, ruhum. Enfesti. İşte Tanrı böyle bir şey olmalı dedim. İşte… Tanrı’yı seviyorum, dedim.
Sonra Tanrı’yı sevmiyorum dedim ama. Sürekli acı veriyordu bana. Herkes el ele dolaşıyordu, öpüşüyordu. Herkes önüne gelen herhangi birisine verebiliyordu kızlığını ya da erkekliğini ve önüne gelen herkesle çıkabiliyordu insanlar. Dedim ki, Tanrı’m, sana olan inancım azalıyor.
Dedim ama, istemeyerek. Dedirttiriyorlar bazen… bu dünya. kolay değil.
Benim sorunum öpüşmek değil herkesin içinde, el ele tutuşmak değil. Umurumda bile değil bunlar açıkçası. Hiç de acıtmıyor bunlar beni, endişelenmeyin.
Sadece kendi içimde, kendi ruhumda, özgür olmak istiyorum. Maskelere gizlenmek, hayatımı istemediğim bir yöne akıtmak, bir türlü kendimi yaşatmamak beni acıtan. Ve emin olun, hiçbir çekincem de olmaz sizin aranızda öpüşürken. O kadar gözü kara, o kadar davasına düşkün, o kadar cesur biriyim de aynı zamanda.
İddia ediyorum, benim sevgim sizin gibilerin –senin değil- sevgisinden çok daha büyüktür.
Aranızdan biri, kız ya da erkek arkadaşınızın sesini kaydeder mi? Durup dururken onu dinler mi sürekli? Onlarca resmini çeker mi? Gizli olarak resmini çeker mi peki? Sürekli başka bahanelerle videoya çeker mi aranızdan biri sevdiğini? Hayır…
İçine muhteşem bir ağrı girer mi aranızdan birinin? Zor.
İşte, iddiam bu. Sizin sevgi, aşk, seks müsvettelerinizden çok daha yücedir benim, sizin gözünüzde günahkâr olan aşklarım, sevgilerim, sekslerim. Ben seks yapmam ki sevdiğimle…
Hem, kimsenin yapmadığı şeyleri yapmış olmam varken, niye böyle bir şeye hala takılıp kalmaktasınız, ilginç.
Çevrenizde, benim gibisi var mı? Benden iyisi var mı? Benim kadar çok yönlü olan var mı? Benden övüneceğinize… Yazık diyorum, bu kadar yaptığım şeylere, kazandıklarıma, kaybettiklerime, elde ettiğim başarılara. Bunlardan övünecek kimseler yoksa, ne işe yararlar ki. Gereksiz anlık mutluluklar işte onlar, o zaman. Bu kadar imkânsızlıklar içinde, bu kadar şeyi yapmış biri olarak… bilmem ki… Hayır, imkânsızlık nerede demeyin bana. Neler neler yapardım daha, bilirsiniz. Ama yine de teşekkürler şu ana kadar verdiğiniz imkanlar için.
Ama, benliğimin sadece tek bir yönünü var olan her şeye, herkese kabul ettirmeye çalışırken, yoruluyor insan bazen. Şevkle yapıyorum bunu, ne şüphe. Ama yoruluyor bazen. Bu yorgunluğu da seviyorum ya, neyse…
Beni ben yapan budur. Benden hiçbir suretle ayrılmayacak bir şeydir bu. Kabul edin, etmeyin.
Etmezseniz, umurumda olmaz. Ben davamı başarıyla bitiririm. Davam, yaşamım benim. Derin derin nefes almak, benim davam.
Bilemezsiniz ki… Belki de bilirsiniz… Siz, var olana aşık olabilir misiniz? Her hangi bir şeye? Bir DO notasına? Ya da, bir kedinin araba çarpıp da kanamış kulağına? Siz, insanların tek bir saç teline de aşık olabilenlerden misiniz? Öyleyse, ne mutlu… Öyle değilse, yine de, ne mutlu. Biraz çevrenize bakın. Derin derin bakın ama. Her şeyden soyutlayıp kendinizi, öyle bakın. Algılamaya çalışın her şeyi. Bir roman gibi düşünün her şeyi. Her şey bir roman. Kimi zaman bir sonbahar yaprağının sararıp ağacı terk etmesiyle başlayan ve yaz mevsiminde ufacık bir oğlan çocuğunun çırılçıplak denize atmasıyla kendini biten, bir roman. İşte böyle bir şey gerçekte bu içine çektiğiniz, gözünüze damgaladığınız, ellerinizle izinizi bıraktığınız yer, dünya.
Tanrı’m… Daha neler neler yazardım… Hiç durmadan yazabilirdim saatlerce. Saçlarım beyazlardı, nutkum tutulurdu bazen yazdığım şeyi tekrar okuduğumda. Hiç durmadan yazabilirdim. Aylarca tek bir insan yüzü görmeden yazmış da olabilirdim tonlarca yazıyı. Benzim sararmış olabilirdi bu kadar çok yazmaktan, eğer yazmaya devam etseydim. Burnum tıkanmış olurdu, büyük ihtimalle ağzımın kenarından salyalar akardı, eğer yazmaya devam etseydim. Salyalar akardı çünkü bırakırdım kendimi. Ben yazarken, kimse görmüyor ki beni. Kelimelerim, harflerim bile bir şaşırıyorlar yerlerini aldıklarında cümlelerimde…
Eğer yazmaya devam etseydim, daha çok şey yazardım size, sizin için, benim tarafımdan, bence.
Sevgilerimle…
Sizi çok seviyorum, her kim olursanız, her nerede, nasıl yaşıyor olursanız olun, benim hakkımda her ne bok düşünüyorsanız düşünün, ister katilim, ister vezirim olun, sizin ben çok seviyorum.
Bilge Remus Ka
Melek Çocuk Melek
Şimdi melekler,
kelimelerinizi verin bana,
sıraya koyarım.
Kaosu öğretin bana...
Melek "sus" dediğinde
içe akan bir yaş
Tanrı "yok" dediğimde
içi dolu bir boş
sessizlik...
bundan sonra sözler yeter-
siz
yoksunuz...
melek çocuk,
sandalyen kanlı, aynalarda görünür oldun.
kolunda testere biçimli kan dövmeler,
cennette gözyaşların...
çocuk melek,
orda burda koşan, bağıran çağıran;
ve orda burda ağlayan, ağlayan, ağlayan.
affola tüm iyiliklerim
kapısı çarpıp çıkarken cennetten
tek duyulan, yere ufalanan anahtar
bunu bilen melek, kurtar ışığı
anahtarlı pisler olsun,
saflar değil.
melek çocuk,
kırmızı dudaklarını öptüm bir öğle
kanatların kalktı.
ipe aşıkmışım oysa
kanatların indi.
çocuk melek,
ruhun çocuk, yerin park
bir çocuk parkı bu
içinde bu mücadele niye
bir top için,
salıncaktan düşmek için
kaydırakta kafanı yarmak için...
melek çocuk,
bir top için,
uzaklarda yeşil gri bir günde
kitap düşmeden hemen önce
iple temizlenmiş dişler görünmeden
öpüşmek için...
çocuk melek,
nefese çaba, anlar adına
bir o kadar daha, an yapanlar adına.
şahidim melek çocuk melek.
30Nisan/1-2Mayıs 2008
KAOS GL Muhabirliği
Geçen hafta Kaos GL muhabirliğine kabul edildim.
Eylül sayısı için çalışmalarımı gönderiyorum...
12 Temmuz 2008 Cumartesi
ÖSS Sonucum
2008-ÖSS Sonuçları
Sonuç Açıklama Tarihi: 12 Temmuz 2008
DİPLOMA NOTU / PUANI
090,71
ÖSS PUANLARI ORTAÖĞRETİM
BAŞARI PUANI
ÖSS-SÖZ-1
286,475 ÖSS-SAY-1
263,737 ÖSS-EA-1
282,207 ÖSS-DİL
290,019
ÖSS-SÖZ-2
--- ÖSS-SAY-2
--- ÖSS-EA-2
--- 092,292
MEZUN OLACAĞI/OLDUĞU
Okulun Kodu Okulun Türü Alan/Kol/Bölüm
352174 11033 2761
AĞIRLIKLI ORTAÖĞRETİM BAŞARI PUANLARI (AOBP)
Sözel
(AOBP-SÖZ) Sayısal
(AOBP-SAY) Eşit Ağırlıklı
(AOBP-EA)
097,506 096,625 097,364
Y-ÖSS PUANLARI 0,3 AOBP'li 0,8 AOBP'li Ek Puanlı
Y-ÖSS-SÖZ-1 Puanı
Basarı Sırası 315,727
0000718 364,480
0000708 ---
---
Y-ÖSS-SAY-1 Puanı
Basarı Sırası 292,725
0026765 ---
--- ---
---
Y-ÖSS-EA-1 Puanı
Basarı Sırası 311,416
0004641 360,098
0004504 ---
---
Y-ÖSS-SÖZ-2 Puanı
Basarı Sırası ---
--- ---
--- ---
---
Y-ÖSS-SAY-2 Puanı
Basarı Sırası ---
--- ---
--- ---
---
Y-ÖSS-EA-2 Puanı
Basarı Sırası ---
--- ---
--- ---
---
Y-ÖSS-DİL Puanı
Basarı Sırası 319,271
0000195 368,024
0000095 ---
---
11 Temmuz 2008 Cuma
çekil cin!
çekil cin
çekilin cinlerim!
boşalıyorum!
platonik bir otobüs yolculuğu bu!
koltukları çürümüş
insanları uyumuş ve gazaptan üşümüş
uzun vadeli bir aşk / aşk yatırımı sanki!
tam bir babaya mektup vakti
cırcırcırcırcır
böcekleri beynimle feci bir senfonide!
ah, kollarım uzakları yükseltip
yakınımı alçaltıyor
bişef'im!
-!hayatsızlığımın!-
çekilin tanrılarım!
size yağ çekmekteyim!
çamur soluyan bir kıta!
kesmesiz bir kıtlık üzerine
dörtel(l)i derinden kahve peltesi kıvamında sanki
orta şut ve gol!
köpüklerin anlık varlıkları gibi
tasasız
çekil ben!
derini büyüteç üstünden güneşle yakmaktayım!
gel artık cin!
boşaldım!
09.07.2008

Facebook/Oytun Tez
Linkedin/oytuntez
Twitter/oytuntez
YouTube/WiseRemus
Last.fm/WiseRemus
GMail/Oytun Tez
