bekle.
bu bir emir değildir.

Durum

bir toplama kampında
kulağını çınlatan
bir tek ben olacağım.

şu iki satırda bana saygı duyacaksın. çünkü okuyup da liğme liğme olmadan duramıyorum:

"Durursan öldürürsün beni.
Durursam öldür beni."
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2008 Pazar

Kaos GL Eylül-Ekim Sayısında

yazım yayınlandı. Aşağıdadır.

 

                        İşe Yaramaz Çığlığım

           

            Şaşılacak şeydir -ve inanılması zorunlu olan-, insanların bir türlü sizi anla(ya)maması. Bir robotmuşsunuzcasına, yok olmaya yüz tutmuş kablolarınızın tek tek sökülmesi gibidir.

 

            Ahlak, öyle ya da böyle, göreceli bir kavramdır; açıklığa kavuşturulması gereken tek şey budur aslında. Dünyadaki tüm toplumlara ahlakın “gerçekten” kişiden kişiye değişebildiğini öğretmek, homo/transfobi çevrelerinin amaçlarına çıkan tek yol gibi görünüyor. Tabii, yüzlerce yıldır müthiş sömürücü tekniklerle beslenen tabularımızı, ki adet, gelenek ve görenekler de buna dahildir, sorgulama cesaretini insanlara veremediğimiz sürece ütopik hayallerimizden ilerisini göremeyiz. Hoş, şu da bir gerçektir ki, her ütopik hayalin gerçekleşmesi, yine ve katiyen ütopik adımlar gerektirir. Ütopik… Ütopi… Ütop…

 

Topluluk bilincimizin yüce izniyle, ahlakı sorgulamak istiyorum. Aslına bakarsanız, sorgulanacak bir şey de göremiyorum, var olduğu hala şüpheli olduğundan. Öncelikle söyleyeceğim şey şudur : “Ahlak, her zaman bir önceki ahlaka ‘ahlaksızca!’ davranarak yeri devralmıştır.”

“Bir ahlak, eğer ahlaksa değişemez demektir; öyleyse, hangi güce dayanarak yeni ahlaklar onların yerini alır? Yoksa, ileri derecede ahlaksızlığa maruz bırakılarak mı can çekiştirilir o sözde önceki ahlaka?” diye düşünebilir birileri mesela uzun gelecekte bir gün…

Şimdi ise, kendi sorumdan beni alt etmeye çalışanlar bana şunu soracaklar: “Şu anki ahlakı, ileri derecede ahlaksızlığına maruz bırakarak mı yok edeceksin?” Cevabım, şüphesiz, evet olacaktır. Daha yumuşak, uzlaşmacı –lütfen! uzlaşmacı ahlak felsefesini işaret etmeyin tırnakları yeni kesilmiş ve tertemiz parmaklarınızla!- bir yol göstereneniz olursa, seve seve dinler, uygunsa da takip ederim “ahlaklıca”.

Nietzsche’nin de yardımlarıyla, ahlakın tanrısal bir temeli olmadığını, aksine, insanların kendi elleriyle –kendi intiharları aslında!- yarattığını apaçık söyleyebilirim. İnsan, kendi hayvani vasfını evcilleştirme niyetiyle ya da bilmeden “ahlak” denen “şey”i yaratmış ve ilk günden beri –çok büyük ihtimalle, istisna birkaç on insan dışında, farkında olmadan- bunun acısını çekmektedir. Ahlakın şiddetli sınırlamalarına maruz kalanlar, sadece azınlıklar değil, tam tersine, o malum ahlakın peşinden gidenlerdir.

İyi ve kötüyü de avuçlarımda sıkmadan devam edemeyeceğim. Tuz ve buz haline getirilmeli her şey bu yazıda; ay ışığı harf be harf sızmalı bu cümlelere! Şimdilik gün ışığının yeri yoktur! Bir şeyi yaptığınızda iyi hissediyorsanız, bu, iyidir. Sadece iyidir. Şunu da iyi irdelemek gerekir ki, burada sözünü ettiğim yahut edeceğim tüm ahlaksızlıklar “özgürlük”çe sınırlanmıştır. Yani, bir başkasına zarar söz konusu olmadığı takdirde, diye eklemek gerekir, iyi’mizi belirtirken. Kötü ise huzursuzluktur. Her şey feci bir göreceliğe seve seve mahkumken, bazı olguların değeri ancak huzurla ölçülebilmektedir. Aynı, LGBTT bireylerinde de geçerlidir. Hatta katlarca yoğun bir şekilde. İmtiyazlı olduklarından değil elbet; yaşamları boyunca geçirdikleri kötü (tabi ki kötü! Kim sokakta kendisine laf atıldığında huzurlu hisseder ki? Eğer varsa, o da onun ahlakıdır.) tecrübelerden. Hemcinsinin köprücük kemiğinde oluşan gölgesi için canını feda edebilecek biri için, iyi, o gölgeden ibarettir. Farkı yoktur, hem’in yada karşıt’ın, gölge huzurun kuvvetli bir vekiliyse eğer. Tekrar tekrar topluluk bilincimizden izin alarak, nesnelere duyulan aşka kadar gidebilme kapasitesi var bu çizgisizliğin. Her ne kadar, bu terimde “aşk”ın bulunmasını doğru bulmasam da (tutku gerektirdiğini düşünürüm…-benim de kendime has tabularım var elbet; keşke olmasalardı…belki bir gün.-), içinde huzur bulundurduğundan onu da iyi görürüm. Diyecekler karşıma on parmaklarında on tespih ile: Her huzur hissi iyi değildir.

Ve boncuklar yerlere saçılıp, minikken gördüğümüzde saçımızı çektiğimiz kara kediler dağılırken arka sokaklara, diyeceğim ki: Huzur duyduğunuz ve iyi dediğiniz bir şey söyleyin bana. Ve unutmayın, bunu kendiniz dile getirirsiniz; ahlakınız özeli kabul etmez! Genellemelerle yola çıkıp mahkumiyete götürür! Kendiniz iyi yönünden bakarak yalnız, söylersiniz, ahlakımız geneldir diye! Ve, işte apaçık bir resim karşınızda gri tonlarıyla durmaktadır. Genel olan ahlakınız, huzura dayanmaktadır ve ben huzur duyduğumu iyi görüyorum. Yoksa siz de, kendi sözlerinizle kendinizi hep yenilgiye uğratanlardan mısınız?

 

            Çok farklı açılardan bakılabilir ahlaka. Mevcut ahlak savunucularının çoğunun cevap verecek kadar düşüne sahip olamayacağı sorular sorulup, vecizeler savrulabilir meydana. Ahlaki öğretilerin, asıl insanı –hayvanı- yok etmeyip, her yok etme girişiminin tipik sonucu olarak, daha da yaşatması, içerilerde bir yerlerde büyütmesi, ve hatta tanrılaştırması, ileride mümkün olacak büyük ahlaki değişimi göstermektedir. Mevcut olan ahlaki öğretiler, tür devamını sağlama temelli olduğundan, bireyi yok saymaktadır ve bireyi yokluğa ve başkalaşmaya iterek uzun vadede toplumun veya türün intiharına sebep olmaktadır. Bırakın, farklı olanlar farklı kalsın, demekten başka anlaşılması kolay ifade bulamıyorum…

 

            Tarih değil de, bu yazım tekerrürden ibarettir, mekanı ve zamanı sadece bu kağıt olduğundan :

            “Yoksa siz de, huzuru pis bir ahlaksız olarak görenlerden misiniz?”

 

Bilge Remus Ka

19.07.2008

4 Haziran 2008 Çarşamba

Baba, Oğul ve Mevsimler

Dershaneden ve konservatuardan geldim biraz önce. Deneme sınavı vardı, ona girdim dershanede. Konservatuarda da birşeyler çaldım, rahatladım, geldim.

Gelirken...
Bir baba ve ufacık bir oğlu el ele tutuşmuş gidiyorlardı. Oğlan, "bahar" dedi, "har" hecesini söylerken sesi çatlamış, incecik olmuştu. Ergenlikten değildi bu, sesinin normalde ince olmasındandı. Ergen olamayacak kadar ufaktı. Bebek ile çocuk orası bir yerde; oğlancıktı.
Sonra babası da dedi, "bahar bitti artık". "Bahar kıştan sonraki mevsim. Kış bitince bahar başlar. Bahar bitince yaz başlar."
Babası böylece ilk coğrafya dersini vermiş oldu oğulcuğuna.

Hoştu.

1 Haziran 2008 Pazar

Okul sonu...

Lise hayatım da burada noktalanıyor artık... Lise güzel şey.
Aşağıda sınıfça yıl sonu mezuniyet törenimizde sınıf adına okutacağımız, yazdığım yazıyı bulacaksınız...

Soylu damlalardan denizim ben...

Tüm dünyaya simgelerim, üzeri soylu nilüferlerle kaplı denizim. Altın kaplı gazeldir çırpınan içimde yahut düşen yerler parmak uçlarımdan. Kutsal özlemimi güzel perimle savaştıran ben, yeşil, mavi, siyah, kahve…ela gözlerde duygu olmaya gidiyorum. İçimde acım ışıldıyor ilk kez, şırıl şırıl akan gözüm; hep parlak, hep parlak… Bu kez, ağlayan ruhum heyecandan. Günlerden yıllara göç eden zamana yarışla, doğumdan ölüme koşan hayatımı halatlarla çekmem, uzun tırnaklarımı kırmam gerekirse, en dibinde tanrıya küfretmem gerekirse ona ulaşmam için; başım gözüm üstüne, hayat!

Soylu özlemim olacak kucağa, altın nilüfer demetleri elimde, perilerim elbet sağımda solumda nöbette; ben şimdi imgelerimin damlalarını içtiğimi gördükçe, beyaz beyaz, denize gazel ağlarım.

Orta direk mutluluğumla şimdi, poz vermekteyiz ilahi ressamıma. Bin bir portrem olacak sizin duvarlarınızda, kesindir ki tamamen yağlı boya; biraz akıl kusulmuş üzerine, oldukça sevgi, şüphe yok ki tanımsız acılar, ifadesiz mutluluklar, dorukta başarılar tükürmüş hayat.

Yollarım ağlasın…

Ben kahkaha atmaktayım.

Birer bulut olalım,

Birbirimize çarpalım;

Tarifsiz şimşekler çakalım

Dokun bana, ruhuma…

Küselim şu kadere,

Sen, hemen şimdi sırt çevir şeytan bozması yenilgilere.

Kovulmuş melek…

O şehirde…

Yumuşacık ellerin işlediği kötülüklere inat o şehirde, ışıyorum…

Biliyorum duymak istedikleriniz bunlar değildir. Küfür neyinize, ya da ruh neyinize…

Bitiriyoruz şimdi, hadi gidin de biraz yaşayın.

Para kazanın. Dövüşün. Nefret edin. Boğulun. Yanın. Sönmeyin hiç…

Ben senin için para kazanacağım, imkansızlarım için dövüşeceğim, gözyaşımın ışığında boğulacağım, aşkta yanacağım şiddetler, semsert; sönmeyeceğim.

Hadi… ezbere devam et, sen!



işte böyle...
Bu arada hatırlatmadan geçmek istemiyorum, burada yayınladığım her türlü yazı, kaynak belirtmediğim takdirde bana aittir ve bilgilendirmeden yayınlanmaması gerekmektedir :)

İltihaplı şiirler kanıyorum...

Arada size nazım ve nesir türünden çalışmalarımı sunacağım burada. İlk olarak geçen aylarda bir bayram sabahı yazdığımı aktarmak istiyorum...


iltihaplı şiirler kanıyorum…
bir bayram sabahında intihar şekerleri emiyorum ölüm sakızları çiğniyorum başımı kalbimden kopuk lapa lapa küfür veriyorum ciğerlerimden beynimde sarmaşık zehirli oyunlar oynanıyor duvarlarda sen ezeceksin hayır ben birkaç portre gülmekte arkamdan ne çukur haldeyim ölemiyorum
yastık ölümleri hasret kafama bir darbe uzaklardan denizler tükürüğüm güneş kronik ateşim vücutlarım tırnaksız izmir’in kulesi girmiş içime yarmakta beni sonra boğaz’da bir atla topal kalple atla bir çalmışım o hani geçen gördüğün fahişenin defterini o kanlı dengesiz geçmişi kanla karışık ruhsuz ben kusmuşum içine

yokum. yudum yudum sızmış ölüm içime.
Related Posts with Thumbnails