bekle.
bu bir emir değildir.

Durum

bir toplama kampında
kulağını çınlatan
bir tek ben olacağım.

şu iki satırda bana saygı duyacaksın. çünkü okuyup da liğme liğme olmadan duramıyorum:

"Durursan öldürürsün beni.
Durursam öldür beni."

27 Eylül 2009 Pazar

Cat in The Rain - Yağmur Altındaki Kedi [Ernest Hemingway]

İngilizce orjinali: http://www.scribd.com/doc/2538128/cat-in-the-rain


İncelemesi: 1 - 2 - 3 (incelemeleri okumadım)


Türkçe çevirisi (henüz çevirdim, yanlışlar vardır.)

:::

________________________________________________



Yağmur Altındaki Kedi

-Ernest Hemingway -

Otelde kalan sadece iki Amerikalı vardı.Odalarına gidip gelirken yanların geçen insanların hiçbirini tanımıyorlardı.

Odaları ikinci katta ve denize nazırdı.Ayrıca halk parkını ve savaş anıtını da görüyordu.Parkta büyük palmiye ağaçları ve banklar vardı.

İyi havalarda şövalesiyle bir sanatçı her zaman orada olurdu.Sanatçılar palmiyelerin büyümelerini ve parkları, denizi gören otellerin parlak renklerini severlerdi.

İtalyanlar çok uzaklardan savaş anıtını görmeye gelirdi.Anıt bronzdan yapılmıştı ve yağmurun altında parlıyordu.Yağmur palmiye ağaçlarından damlıyordu.

Su, çakıl yollarındaki havuzlarda birikmişti. Deniz, yağmuru uzun bir çizgiyle yarıda kesiyor, sonra yine yükselmek için kumsala geri kayıyor ve uzun bir çizgiyle yağmura yarıda kesiyordu.

Arabalar savaş anıtının yanındaki meydandan gitmişlerdi.Meydanın diğer ucunda, kafenin girişinde bir garson ayakta durmuş, boş meydana bakıyordu.

Amerikalı kadın ayakta, pencereden dışarı bakıyordu.

Dışarda, pencerenin tam altında bir kedi, ıslanmış yeşil masalardan birinin altına sığınmıştı.Üzerine su damlamasın diye iyice büzülüyordu.

'Aşağı inip o kediciği alacağım,' dedi Amerikalı kadın.

Kocası yataktan, 'ben alırım,' diye seslendi.

'Hayır, ben alırım.Zavallı kedi dışarda masanın altında kendini kuru tutmaya çalışıyor.'

Kocası, ayaklarını iki yastıkla desteklemiş halde uzanıp kitap okumaya devam etti.

'Islanma,' dedi.

Kadın merdivenlerden ve odasının önünden geçerken otel sahibi ayağa kalkıp selamladı.

Masası ofisinin en uzak köşesinde duruyordu.Otel sahibi yaşlı ve çok uzun boylu bir adamdı.

'Il piove,' dedi kadın.Bu otelci adamı seviyordu.

'Si, Si, Sinyora, brüt tempo. Çok kötü hava.'Loş odanın uzak köşesinde, masasının berisinde ayaktaydı.Kadın onu sevmişti.Herhangi bir şikayet alırken takındığı ölesiye ciddiyeti sevmişti.Ağırbaşlılığını sevmişti.Adamın, kendisine hizmet etme arzusunu sevmişti.Bir otel sahibi olmakla ilgili hissettiklerini sevmişti.O yaşlı, sert yüzünü ve büyük ellerini sevmişti.

Aklında bu duyguyla kapıyı açtı ve dışarı baktı.Daha da şiddetli yağıyordu.Yağmurluklu bir adam boş meydandan kafeye gidiyordu.Kedi sağ tarafta bir yerde olacaktı.Belki saçaklarından altından ilerleyebilirdi.Kapıda dikilirken, arkasında bir şemsiye açıldı.Odalarına bakan hizmet kızdı.

'Islanmamalısınız,' dedi İtalyanca ve gülümsedi.

Tabii ki, otel sahibi göndermişti onu.Üzerine şemsiye tutan kızla birlikte, kendi pencerelerinin altına gelene kadar çakıl yolda yürüdü.Masa oradaydı, yağmurda yıkanmış, parlak yeşildi; fakat kedi gitmişti.Aniden hayal kırıklığına uğradı.Hizmet, kadına baktı.

'Ha Perduto qualque cosa, Sinyora? "

'Bir kedi vardı, "dedi Amerikalı kız.

'Bir kedi? "

'Si, il gatto.

'Bir kedi? "hizmetçi güldü. Yağmurda bir kedi? "

'Evet, -' dedi, 'masanın altında.Of, o kadar çok istiyordum ki onu. Yavru bir kedi istiyorum.'

İngilizce konuştuğundan hizmetçi kızın yüzü gerilmişti.

', Sinyora hadi, dedi. 'İçeri girmeliyiz.Islanacaksınız.'

'Sanırım,' dedi Amerikan kız.

Çakıl yolundan dönüp kapıdan geçtiler.Hizmetçi şemsiyeyi kapatmak için dışarda kaldı.Amerikan kız büronun yanında geçerken, Padrone masasından başıyla selamladı.

{1}Kızın içine küçük ama gergin bir his doğmuştu.{/1}Padrone onu çok küçük ve aynı zamanda gerçekten önemli hissettiriyordu.Bir anlığına en önemli kişi olduğunu hissetmişti.Merdivenlerden yukarı devam etti.Odanın kapısı açtı.George yatakta, okuyordu.

'Kediyi aldın mı?'diye sordu, kitabı indirerek.

'Hayır, gitmişti.'

'Nereye gitmiş olabilir ki,' dedi adam, gözlerini dinlendirerek.

Kız yatağa oturdu.

'Çok istiyordum o kediyi,' dedi.'Neden bu kadar çok istediğimi bilmiyorum.O zavallı kediyi almak istedim.Yağmurlu havada dışarda zavallı bir kedi olmak hiç de eğlenceli değil.

'Yağmur yağıyor.'

'Evet, evet, Bayan, hava berbat'

'Bir şey mi kaybettiniz, Bayan?'

George yine okuyordu. Gitti ve tuvalet masanın aynasının önüne oturdu,

el aynasıyla kendine baktı.Yüzünü inceledi, önce bir taraftan, sonra diğerinden.Sonra başının arkasına ve boynuna baktı.'Sence saçımı uzatsam iyi olmaz mı?'diye sordu, yine yüzüne bakarak.

George başını kaldırıp baktı ve boynunu gördü, oğlan çocuğu gibi kesilmişti.

'Ben böyle, olduğu gibi seviyorum.'

'Çok sıkıldım bundan,' dedi.'Oğlan gibi görünmekten çok sıkıldım.'

George yatakta kımıldadı.Kız konuşmaya başladığından beri gözünü ondan ayırmamıştı.

'Oldukça hoş görünüyorsun,' dedi adam.

Aynayı tuvalet masasına bıraktı ve pencereye gitti, dışarı baktı.Karanlık çöküyordu.

'Saçımı arkada düz ve gergin şekilde toplayıp, hissedebileceğim büyük bir topuz yapmak istiyorum,' dedi.'Kucağımda oturacak ve okşadığımda mırıldayacak bir yavru kedi istiyorum.'

'Evet?'dedi George yataktan.

'Ve kendi gümüş takımlarımda masada yemek istiyorum ve mumlar istiyorum.Ve mevsim bahar olsun ve aynanın önünde saçımı fırçalayayım istiyorum ve yavru bir kedi

ve yeni elbiseler istiyorum.'

'Of, kapa çeneni de okuyacak bir şeyler al,' dedi George.Yine okuyordu.

Karısı pencereden dışarı bakıyordu. Şimdi oldukça karanlıktı ve palmiye ağaçlarına hala yağmur yağıyordu.

'Her neyse, bir kedi istiyorum,' dedi kız. 'Bir kedi istiyorum.Hemen şimdi bir kedi istiyorum.Uzun bir saçım olamıyorsa ya da eğlenemiyorsam, bir kedim olabilir.

George dinlemiyordu. Kitabını okuyordu.Karısı pencereden dışarı, ışıkların yandığı meydana bakıyordu.Biri kapıyı çaldı.'Avanti,' dedi George.Başını kitabından kaldırdı.Kapıda hizmetçi kız duruyordu.Kucağına bastığı ve üstünden sarkan büyük, üç renkli bir kedi tutuyordu.

'Affedersiniz,' dedi, 'Padrone, Sinyora'ya bunu getirmemi istedi.'

23 Eylül 2009 Çarşamba

T1

Tavsiye:

  • http://www.gunlerintortusu.com/
  • Franz Kafka'nın "Yargı" adlı öyküsü.

düşLE Edebiyat ve Kültür Dergisi

Aa.

Düşle Dergisi'ne birkaç ürün yollamıştım.
Yayınlanmış ve benim henüz haberim oluyor.

http://dusle.com/icerik/index.php?p=96&kt=1&es=6

22 Eylül 2009 Salı

Adınla Çağır Beni - Andre Aciman

Adınla Çağır Beni'yi okuyalı bir süre oldu. Müthiş etkilemişti beni. Tabi ki herkese tavsiye ediyorum. Aşağıda da Kim'in bir inceleme/eleştirisi bulunuyor.

______________________________________________________

Okuduğunuz bir romanı 'sizin' yazmış olmanızı istediğiniz oldu mu hiç?! Oradaki bir kahramanla benzeşme, örtüşme dileği de değil bu ya da yazarı kadar usta bir kalem dehasının yerine geçme dürtüsü / yok, bu da değil; doğrudan, onu yazmış olmak, yazılanları tek başına kıskançca sahiplenmek arzusu. “Benim de demeye çalıştığım tam da buydu”nun karşılığı her zaman sahibini bulamıyor ne yazık. Yaşarken, zamanın kontrolünüz altında olduğunu düşünmeden ama öyleymiş gibi davranarak kanat çırpmanız, size uçuyormuşunuz hissini veren o deneyimsizlik, o hayat amatörlüğü mekânın / tabiatın sonsuz duruşuyla kolayca kırılıyor aslında. Zaman ve mekân / tabiat kalıyor, bir siz gidiyorsunuz; sizin boşalttığınız yere başkaları geliyor. Yaşadığınız eve, kaldığınız otele, uçakta oturduğunuz koltuğa, çalıştığınız masaya hatta gömülüp çürüdüğünüz ve tamamen yok olduğunuz mezara sonraları hep başkaları geliyor; sizin iz bırakarak tamamladığınızı sandığınız her şey bir başkasıyla yeniden başlıyor durmadan. Yüzyıl sonra dünyada şu an dolaşan insanlardan belki de hiçbiri hayatta olmayacak; başkaları yönetiyor, başkaları acı çekiyor, başkaları sevişiyor olacak hep. 'Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum' diyenlere bu yüzden kızmışımdır; oysa ne büyük bir şans o. Zamanı hakettiği hatıralarla durdurabilme yetisi. Geçmişi hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme eziyeti ve memnuniyeti.
Andre Aciman'ın romanı Adınla Çağır Beni'nin, zamanın insana has çağlarıyla da katmerlenerek, iç içe geçerek sorgulattığı mesele, aslında kişisel tarihlerin ne kadar 'özel' diye adlandırılsalar da imrenilmesi zorunlu deneyimlerden ve fizyolojik cesaretlerin at koşturduğu 'gizli / tehlikeli iyi şeyler'den çıkartılacak doyurucu sevinçten öteye geçemeyeceği, belki de geçmemesi gerektiği. Cinselliğin alıngan yüzeyinde hep romantik yakamozlar yakalamalı. Normal ve doğru diye dayatılan, kabullendirilenin pasifize ettiği, daralttığı, körelttiği zekânın patlaması, onun bir ruh şelalesine dönüşebilmesi için biri çıkıp gelmeli. Siz sıradanlığınızın saltanatını sürdürürken biri çıkıp gelmeli. 'Ayaklarımızın uygun adım, solla sol basması ve yere tam aynı anda vurması hoşuma gidiyordu; sahilde ayak izlerimizi, sonradan gelip gizlice ayağımı onunkinden kalanın üzerine koymak istediğim ayak izleri bırakıyorduk.' Ayak izleri, ayaklar. Masa altlarından birbirine gizlice dokunan, sevişen, oynaşan ayaklar. Karşılıklı ayaklar yollarda değil, birbirinin üstünde yürüyebiliyorsa aşktır o. 'Biz tek bir çalgı için yazılmamışız; ne ben ne de sen.' diyebilecek kadar Bach'ı Bach'ın bestelediği gibi ( bile bile ) çalmamak.
Gerçek burjuva kültürüyle büyüyen on yedi yaşındaki Elio ile feleğin çemberinden geçen yirmi dört yaşındaki felsefeci Oliver'ın iki akışkan gibi birbirlerinin sularına karıştığı, isimlerinin, cisimlerinin, eşyalarının yer değiştirdiği, erkeğin / kadının tasvirinin dışlanmadan çürütüldüğü ve 'gövdelenme'nin bir kez daha baştan yapılandırıldığı çatışma; 'Onun bedenine yalnızca teslim olmaya değil, o bedenin kalıbına girmeye de hazır olduğumun farkına varmış mıydı?' sorusuyla, aslında hem ergenlikte hem de yetişkinlikte aşkın bir model bulma / yaratma ve önce ona âşık olup sonra reddederek rüştünü ispatlama kimyasından ibaretliğini gözler önüne seren ıstırap. Kim bu acıya orgazm diyebilecek yüreği taşıyor?! 'Gençlerin utanması yoktur, utanma yaşla gelir.'
Şiir açıklanmaz; kimi şiirler açıklanırsa roman olur. Adınla Çağır Beni bu yanıl(t)ma payını taşıyan bir yapıt. 'Hiç denememektense, deneyip de yapamamak': İşte insanları ikiye ayıran özellik.; denemeyenler ve deneyip de yapamayanlar. 'Eski insanlar haklıydı belki de: Ara sıra kan akmasından hiçbir zarar gelmez.' Bedel daima dışarı yönlenmez çünkü; bedel bazen iç akıntı ya da iç çalkantıdır. Rimbaud Sendromu kafası çalışan bütün delikanlıları on yedi yaşında yakalar; aslolan onu anlayacak, onu anladıkça kızıştıracak Verlaine'ini bulabilmesidir. Yoksa Oscar Wilde da bas bas bağırdı mahkeme salonlarında: 'Bu güzel bir sevgidir, hoştur, en asil sevgi biçimidir. Bunda doğaya aykırı hiçbir şey yoktur. Entelektüel bir sevgidir. Ve sürekli olarak, daha büyük ile daha genç bir erkek arasında gelişir. Büyük erkeğin entelekti vardır; genç erkeğin de önünde, yaşamın tüm neşesi, umudu ve görkemi vardır.' Siz kendi zavallı ve fakir aşklarınızı hayatta tutabilmek için bizlerin baştan aşağı onur ve erdem olan, bilgiyle, tabiatla kuşatılmış, ışıklı aşklarımızı ezip geçtiniz.
'Uykusunda bile yüreği parçalanan' Elio, Arzu ve Utanç arasında bırakılmışlığıyla aşkının kaynağını açıklar: 'Ona bir şey vermeyi delice istiyordum. Tersine, almak çok kişiliksiz, çok kolay, çok mekanik geliyordu.'
Dışardan durumsa şu iki yaralayıcı cümleyle özetleniyor: 'Durursan öldürürsün beni' / 'Durursam öldür beni'.
Güçlü olmayı sağlayan nedir böyle bir sevginin içinde: 'Kederi etkisiz kılmak için kederi tahmin etmek' ya da 'Acı gelmeden acıyı düşünmek'. Ayrılığa hazırlıktan ötededir bu algı; kötü günler için bugün mutluluktan tasarruf etmek anlamındadır.
Salt çiftleşmeyi hedeflemeyen aşklar toplamında en tanrısal aşktır homoerotik olanı; çünkü üremeyi reddetmiş ve toplumsal, kurumsal tüm yasaların dışında bağımsız bir duygu limitine dayanmıştır. Ahlak yavaş yavaş oluşturulurken bu insanlardan fikir alınmamışsa şimdi ahlaksızlıkla suçlanmaları ne kadar akılcıdır, ki Adınla Çağır Beni toptan yok sayıyor böyle bir mekanizmanın varlığını ve hiç yokmuşçasına akıyor. 'Önemli olan biz'izin, önemli ve biz olanını ayrı ayrı irdeliyor; önemli olan, bilerek özlemek'ken biz olan ise bir sanat yapıtına dönüşebilme evresidir. Evet, özlem ve evre; aşkın koordinatları bunlar zaten.
Ya, karşı cin(s)le aşk? Elio, açıklıyor: 'Fırıncılarla kasaplar birbirleriyle rekabet etmez'. Elio, durumundan da çok memnun, 'Roma'nın her tarafında Eros'la karşılaşıyorduk, çünkü biz onun kanatlarından birini kesmiştik ve daireler çizerek uçmak zorundaydı.'
Roman'ın her tarafında Eros'la karşılaşmak da biz okurların payına düşüyor. 'Kitap okuyanlar gizlenen insanlardır. Kim olduklarını gizlerler. Gizlenen insanlar kim olduklarından her zaman hoşlanmazlar.'
Peki, böylesi sert virajları olan ilişkilerde ruhla beden nerede buluşur? Elio, bu noktanın epifiz olduğunu iddia eden kişiyi salak ilan edip çarpıcı gerçeği açıklıyor. Bu gerçek noktayı öğrenmek ve onunla yüzyüze gelmek ise homofobisini yenmeye kararlı okurların bu kitabı okumasına kalıyor ne yazık ki. Okur dediğin bazen soyunmasını da bilmeli.

Dip Not: Çevirmen Süha Sertabiboğlu'na ve kitabın Türkçe yayımlanmasında katkısı bulunan Selçuk Altun'a teşekkürler. Bir gün Pasquino Heykeli'nin altına birlikte kusmak umuduyla..

Andre Aciman, Adınla Çağır Beni, Roman, 245 s., Sel Yayıncılık, Haziran 2009



küçük İskender

15 Eylül 2009 Salı

Nazım Hikmet Akademisi

Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat bölümüne seçildim.
Ücreti karşılayabilmek için burs arıyorum.

Bilginize :-)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Aslalar doğru olmayabilir

aslalar doğru olmayabilir
Para yoksa, özgürlük var. Mâkul bir değiş-tokuş, ha?

İş arıyorum :-D

28 Ağustos 2009 Cuma

intikam, bilakis

intikam, bilakis

27 Ağustos 2009 Perşembe

Askıdayken doğa

Askıdayken doğa

Özlem dolu hazin isimler!

Özlem dolu hazin isimler!

Sevişerek kaçalım!

Sevişerek kaçalım!

Kıssa

Kıssa

Karşı emrimdir!

Karşı emrimdir!

Kalem sızısı

Kalem sızısı

25 Ağustos 2009 Salı

Yoksan Vaaz

Yoksan Vaaz

23 Ağustos 2009 Pazar

Mum's Threats

Mum's Threats

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Korkak Durum

Korkak Durum

14 Ağustos 2009 Cuma

Yol Hayallerinden İkileme

Yol Hayallerinden İkileme

11 Ağustos 2009 Salı

Ve Mecbur

Ve Mecbur

6 Ağustos 2009 Perşembe

Meşr-u Aşk

Meşr-u Aşk

24 Temmuz 2009 Cuma

DE

DE

23 Temmuz 2009 Perşembe

Evrensel Barış ve Teklik

Onlarca kez aşağıdaki "röportajı" yapmışımdır kendimle.

- Yazıntıkar, sence evrensel barış, tek ülkelilik gibi şeyler mümkün mü?
- İnsan yaşamı devam ederken?
- Evet?
- Hayır.

21 Temmuz 2009 Salı

Sanat Hakkında - 1

Geldik o mâlum konuya...
Önce klasik soru: Sanat sanat için midir, halk için midir?

Kat'iyen sanat içindir. Çünkü...

Can Yücel, "Ars Gratia Artis" adlı şiirinde, "sanat sanat içindir" diye bağırdığından değil.
Sanat, kendini sürekli ileriye taşımak ister. Toplumlar bunu istemez. Sanat, eğer sanat ise, her zaman yeni yollar arayışında, yeni kapıları kırmak ya da yeni düşünce yatakları açmak istemektedir. Yaratıcılıktan bahsediyoruz, sanat sözcüğünü ağzımıza aldığımızda. Toplum ve yaratcılık ne denli birlikte, hatta ne kadar yakındır?

Toplum denen illet, yaratıcılığın en meşru düşmanıdır. Çünkü toplum, asla sahip olduğu değerleri değiştirmeye meyilli değildir. Çünkü toplumu yöneten, dirlik düzen sağlayan en büyük bekçi de ahlaktır bir yandan. Eğer ki sevgili toplumun değerlerini, yaratıcılık aracılığıyla yıkmaya çalışırsanız, bırakınız yıkmayı, o değerleri kullanmaya çalışırsanız, işte o vakit ahlakın beş parmağı ve kara avuç içi size "dur!" diyecektir. Hayır, burada erotizmden bahsetmiyoruz ahlakı kızdıran yaratıcılık derken. Tümüyle yaratıcılık. Toplumu (asalak tabi...) bir bünye kabul edersek, o bünye hiçbir hücresinin mutasyona uğramasına razı olmayacaktır.

Hal böyleyken, sanat, kendisinin temeli olan yaratıcılığı uslu uslu engelleyen toplumun içinden nasıl doğabilir de yine o toplumu kendi etkisi altına alabilir? O toplumdan "yaratı"lan eserler, yine o topluma döndüğüne göre; bu bir ilçede sokaklara konup da bir türlü dönüşüm fabrikasına götürülmeyen geri dönüşüm konteynırlarına benzemez mi? Ah, kesinlikle ekonomik bir sanat! Girdisi çıktısı yok! Bakiye sıfır! Cari düzgün! Bilanço tıkırında! Ayın 25'i de gelmiyor bir türlü zaten, vergi sıkışıklığı da yok!

Eğer yukarıdaki distopya gerçek ve hakikat olsaydı, 23 Nisan şiirlerini okuyor olacaktık her zaman. Girdisi güneş altında sıcak ve çıktısı mikrofonda çocuk sesi olan şiirler.
Resim sanatı sadece klasikte takılı kalacaktı ve fotoğraf makinesi icat edildiğinde de yok olacaktı. Zira, fotoğraf sanatı da doğduğu yerde, vesikalıklarda ve haber fotoğrafçılığında sayıklayacaktı.
Dans ise, bir koşudan ibaret olacaktı. Çünkü toplumda çıkan ve topluma faydası olan tek şey budur dansla alakalı! Çünkü toplum habire eşekler gibi bu kalıptan diğer kalıba koşuyordur. Yanılmayın, bu sayfanın ergenlikten çıkalı çok oldu!

Sanat, toplum için olsaydı şayet, "milletvekili, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı" da sanatçı olurdu/olabilirdi. Fakat, olamazlar.

Şöylesi de doğrudur: Sanat, sanat olarak yapılır. bir kez yapıldı mı, elden çıkar ve toplum onu nasıl kullanmak istiyorsa kullanır. İşine geliyorsa gördüğü/duyduğu/okuduğu, baş tacı eder. Gelmiyorsa eğer, saçmalıktan ibarettir topluma göre o eser. Sanatçı sadece yapar! Diğer yolu bilmez! Tek yapabileceği, tek yaptığı o an, odur.

Tekrar etmekte fayda var; sanatı topluma prangalarsak, ne vahimdir hali insanın! Ne vahim ki, gökyüzünde bir melekler konseyi toplanmak zorunda kalır, nasıl olur da onları sadece beyaz olarak renklendirir insanlar diye... Sanat, her zaman ileride, yaratıcılığı besleyen, dahi yaratan olmalı ki, toplum da orasından burasından bir şeyler kapıp, şöyle bir silkelenip kendine gelsin. Yahu bu karı niye cam parçaları yedikten sonra şarkı söylüyor, niye bu adam elindeki 45 kalibrelik silahı boya paletine bandırıp duvarda resim yapıyor ya da şu her bir dakikada kafasından bir saç teli koparan çocuk, niye okuyanların gözünün açık gitmesine sebep acayip acayip kelimeler yazıyor, diye düşünebilsin. Toplum, sanata ulaşmak için çabalamalı. Yoksa, yoksa tanrının planı büyük bir hezimete uğrar.

Peki, sanat ne içindir allah aşkına?

André Aciman'ın kendimi yerden yere vurarak, çok severek okuduğum "Beni Adınla Çağır" kitabında da geçen şu sözü hatırlamak gerek: "ruh ile bedenin birleştiği yerin epifiz bezi olduğunu söyleyen her kimse çok salakmış, göt deliğidir o göt." (gibi bir şey... Çevirmeni de tebrik ediyorum bu arada... Ruhuna sağlık Süha Sertabiboğlu...)

Ekşisözlük'ten "strategic" çok güzel der: "Bir nevi mastürbasyondur; zira mastürbasyon, mastürbasyon içindir, bir amacı olamaz. Olsa da eğreti olur, yakışmaz."

Sanat, götünü parmaklamaktır. Evet, en bariz şekilde budur. Ruh ile bedenin birleştiği yeri, göt deliğini ya da epifiz bezini okşamaktır. Daha, daha, daha da okşamaktır gitgide! Durmak istemeden, kendine mâni olamadan! Çünkü sonunda...ah, sonunda ve her seferinde, insanoğlu ilk boşalmasının ya da orgazmının çarpılmasını yaşar. Tekrar tekrar. İşte bu andır, bir türlü "toplum için"i savunanların erişemediği doruk.

Hayrola.

17 Temmuz 2009 Cuma

Deste-1 [gecikmeden]

Deste-1 [gecikmeden]

10 Temmuz 2009 Cuma

Fincan

Fincan

Murtaza & Tevfik

Oku: http://kacakgay.blogspot.com/2009/07/murtaza-bi-gun-cok-edeb-ili-bi-oglan.html

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Oh Dionysus

Rock'n Coke - Linkin Park

1'er adet,

19 Temmuz Pazar günü için Rock'n Coke günlük bileti
ve
19 Temmuz Pazar Günü Linkin Park Sahne Önü bileti

satılıktır. Acil.

İletişim: wiseremuska@yahoo.com

6 Temmuz 2009 Pazartesi

1234567890

4 Temmuz Dream Theater konserine gidildi.
İstanbul'da sabahlanıldı.
Ortaköy'de.

Ortaköy çok sevildi.
Tekrar tekrar gidilecektir.

Kabataş Erkek Lisesi'nin önünde fotoğraf çekinildi.

30 Haziran 2009 Salı

dahasonraisimkoyacağımelbet

9 Haziran 2009 Salı

Yok

Yok yazı.
Betim benzim attı. Acıktım.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Microcosmos'un Macro Dinlenmesi

Merhabalar....... Bolca nokta koymama dikkat. Şöyle bi eziklik hali var, evden kaçıp geri dönmüş çocuğun yüzündeki ifade var o noktalarda.

Arkadaşım dinletti:



37.saniyesine kulağınızı dayayın ikinci dinleyişinizde. Sesiyle bir oynama yapyor, "no greyaaAAAAaaAAA do" diyor. ordaki a'ların o dalgalanması...hhhhffff....hfff... yüze yakın dinlemişimdir şu kısacık sürede..geçmiştir bile... siz de dinleyin...

sonra. tam 1 dakika sonrasına gidin. sanki bilerek yapmışlar. 1:32'de; "Sit on the grass, observe, and paint" diyor. "observe" derken, tam bir İngiliz aksanıyla! "R"ye vurgu koyuyor. bu da 1:37-37,5'a denk geliyor...orası da müthişti...

ha bunu neden paylaştım?
hem olağanüstü güzel olduğu için, hem de bir müziği (şarkı demeye gönlüm el vermiyor..) nasıl dinlediğim hakkında bir fikir sahibi olun diye.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Boza 2

Hafiften kızgın, hafiften kırgın, hafiften öfkeliyim ya bu gece...haksızca hani...

E.D. der: İstiyorum ki, O'nu döveyim sözlerimle. Acısı kalsın. Diyeyim ki, bak, bak neler yaptın. Yıkılmaz denen kalemi yıktın. Buraların sahibine bak. Gördüklerin hoşuna gitmedi mi? Eserini beğenmedin mi? Al o zaman çekici ve yok et onu. İzin verme kimsenin görmesine.

Ne diyeyim...
Vursun çekici de yok etsin bakalım.
Umudumuz o yanadır.

Haksız olarak kızdığımı biliyorum bu gecenin en başından beri. Ama kızmak hoşuma gidiyor, n'apayım.

Boza

Kızıyorum ona... Haksızım.

Beni bırakıp gittiği için kızıyorum ona...
Korkup kaçtığı için kızıyorum ona...
Tadımı viskili çikolataya, kokumu toprağa ve rengimi kırmızıya benzettiği için kızıyorum ona...

Saplantılarıma anlam kattığı için kızıyorum...
Bana odamdan çıkmamak için bahaneler bulduğu için...

Kendi kendime anlatacağım oval ofis hikayeleri bıraktığın için elbet.
Tahtalar alıp, çiviler alıp, kendi kütüphane raflarımızı kendimiz yapacaktık.
Bir haftasonu bir kaçamak yapacaktık bir yerlere. O hafta sonu kaçamağı fikrini, Türk filmlerine benzetmemi sağladığın için de kırgınım...

Yazmak engel değil kızıp kırmama kendimi.
Öyle büyük de değil ha kızgınlığım falan.
Hafiften. Boza gibi.

19 Mayıs 2009 Salı

C'est fini...

Congrats...

:'(
no...no...


no................

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Fırat Türküsü

Hep sevmişimdir...

17 Mayıs 2009 Pazar

Mâlum

Hadi biraz ağabey kızdıralım.

Başla:

"...Böylece kendi batışını ister o."

Ne büyük bir değer, fedakarlık. Sahip olan, ne zengin.
[Coş müzik! August Rush'tan Bach/Break]

Şşş... Gözünü kapa... Müziği sok içine... Üstünü başını düzelt... Nazikçe, çok nazikçe birkaç kelime çıkar haz(i)neden... Çığlık! Sakinleş. Bunun üstüne sakinleş ki olsun kelâm hafiften... Kapa gözünü yine... Yoğursun müzik seni... Ellerin göğsünün üstünde, her zamanki tabutiçiölü gibi. Her atakta kafanı hafifçe yukarı titret, tik gibi.

COŞ!

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Saat yok!

Uyuyordum da. Rüya gördüm. Of çok güzeldi ya...

Eh, bütün gece, sokakta film izlerken kıçın başın dona dona, aynı zamanda çaktırmadan birilerine bakmaya çalışırsan, o baktığın gelir konar rüyana da onu söylersin şarkılarda. ateşte çıra adın...

[ah canım görevli teyzem... odamızı temizleyen ah teyzem... sabun gelmiş, yaşasın... canım benim...]

Bu rüyanın etkisiyle, 06:59'da uyandım. Saat yok! Odada saat yok! Tüm saatler yamulmuş, ah tam flashback malum tabloya! Saatsiz sabaha soyunukmuşum!

Bilgisayarı açmak zorunda kaldım saate bakmak için. Sonra yine uyudum...

Tekrar uyuduğumda, arkadaşım görmüş, sırıta sırıta uyuyormuşum, bu sefer de o sırıtmaya başlamış bana baka baka...

Ahan da bu gece de uyanıkız.

12 Mayıs 2009 Salı

Oh.

Oh.
Hattımı kırdım.

Ulaşmak isteyen olursa şayet, suratına yumruk atsın. Çenesine özellikle.

Güzel Bir Göz Beni Attı

Üzerine beyazlar

Ama...
[Boğazında düğüm etkisi.]

Ama...

Yerin altında beyazlar içinde gördüm birini, her zamanki gibi bocaladım ilk görüşte... her zamanki gibi bir sonraki adımımı atmaktan vazgeçip, bir saniye kadar yerimde durup, sonra adımlarıma devam etmem gerektiğine karar verdim. Yok yok, beyazlar içindeki onu yeraltına yakıştıramadığımdan değil tabi... Ama bocalıyorum işte böylesini karşımda aniden görünce.

Kafamı çevirip yüzüne bile bakmadım.
Bir zamanlar delik deşik edilen gurur kumaşımın intikamı mı?
Yo... İntikam yok, intikam değil... Ağır, apağır bir kırgınlık...

Sanma ki karşılıklı bu kırgınlık. O dahi değil. Onu Chopin'le karıştırmayın. O bir dahi değil.
Yahu diyip duruyorum ya, gelin güveylik meselesi. Kendi kendime gelin güvey olma meselesi. Asla kapını açıp, masandan bir defter alıp üstüne kurşun kalemle noktalar bırakacak değilim... Ama kapını dinlememe izin ver, yeraltı beyazı... Sonra merdivende uyuyakalırım; falan.

Ama...
Kırgınlık olması gerektiğini düşünen yalnızca benimdir. Diğerleri sabahlara kadar ormanlarda kocaman perdelerde filmler izliyor, diğerleri gece yarılarına kadar güneşin koltuk altında ısı, sıvı ve koku üretiyor, diğerleri sabahların ve gecelerin tam, tam ortasında büzülüp, içini içine çekip, kadife bir kalbe ağda yapmayı bilmiyor...

Boğazda düğümler bazen.
Yok canım daha neler,ler.

Ne kadar arsız ki üzerine beyazlar geçirmiş yeraltında, çocuk orospu.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kem küm

Eee...
Kem küm.

Birkaç gündür bir organizasyonda çalışıp duruyorum. Az uyuyorum geceleri, tabi bu tercih meselesi.

Dün gece birinin kapısına gittim, dinlemek için kapıdan. Hala uyumamıştı, ben de dinledim boşa gitmesin diye. Biraz durdum. Merdivende uyumuşum, deprem oluyor hissiyle uyanıverdim. Yatağıma girdim sonra.

Doğudan bi' sevdicek bulucam. Sevelim sevilelim dimi ama.

Kem küm.
Eee...

8 Mayıs 2009 Cuma

Karmaşa müzik duruluk

Şey...

Tabi, anlam katmak, iz bırakmak istiyor insan birilerinde.
Benzersiz hatıralar katmak istiyor geçmiş zamanlarına birilerinin, birileri.

Sürekli o güzel kelime "orospu"yu dediğime, iz iz iz...
iz bırakmak istiyorum...

Eyleme geçmek istiyorum. Kimliğim olmadan, oda anahtarım kayıpken, yüzümü tersten yazmışken kafama; saçlarım, saçlarım uçtan bitmeye yüz tutmuşken...bir şeyler yapayım...

Bilmesin ben olduğumu.

Şunu yapıcam:
Odasının önüne beyaz, boş kağıt bırakmak.

Size yapılsaydı güzel olmaz mıydı?
Her gün birisi kapınızın önüne beyaz ve boş bir kağıt bırakıyor?

Ama bazen gelmiyor buralara, başkalarında kalıyor... Son zamanlarda hele, pek yok buralarda... O görmez ki kağıdı...

Hayır hayır, saçmalamayın. Gizli numaradan aramak da neyin nesi. Hayır.

Cık cık cık...

Elimi kestim gel
diyerekten, karmaşa dol kulağıma!

yalvarırım mani olmayın bu müziğe! Şşş!

Durulma :(
Durulma müzik...
Durulma müzik...

Yapma bunu işte...
Hep, hep bozuyorsun kuralı...

Kepçem olacaktın,
Karıştırıp duracaktın ya müzik beni, unuttun mu duruluğu bulunca...

3 Mayıs 2009 Pazar

Orospunun sorgusu

Çok sevdiğim orospu kelimesini ithaf ettiğim, ah o namuslu, ah o gizli, ah o gururlu, ah o havadar, ah o...oysa o kardeşim.

Onlara:

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...


NAZIM HİKMET

Teşekkür: Sm's bf.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Olmaz çünkü orospu!

Olmaz çünkü orospu!

hani iki insan çarpışır
biri özür diler diğeri
küfür
edilenden acı sızar
gümüş sırt sıvazlanır
hani

***

aşk dileme ondan!
ne diye bekliyorsun!
nasıl askıda, nasıl da askıda duruyorsun!
utan, yazıntıkâr!
gurur duy yazıntıkâr...
gümüş sırtı bekle, parlatmak için.
ona hep orospu de. neden diye sorunca biri, orospunun çok güzel bir kelime olduğunu söyle. sonra farket: ulan küfrü bile güzel!

nasıl askıda, nasıl da askıda duruyorsun ama...
ona hep orospu de.

olmaz çünkü orospu!
Related Posts with Thumbnails