bekle.
bu bir emir değildir.

Durum

bir toplama kampında
kulağını çınlatan
bir tek ben olacağım.

şu iki satırda bana saygı duyacaksın. çünkü okuyup da liğme liğme olmadan duramıyorum:

"Durursan öldürürsün beni.
Durursam öldür beni."

29 Nisan 2009 Çarşamba

Kopsun kin dorukta!

Duruldum ama şimdi..
Adamı durultuyorlar..
Sızı.

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!



KÖPÜK KÖPÜK SUSALIM!
KÂFİ ISSIZ SIZI!

COŞ!

Ben bu kadar çok oynamazdım..
Duruldum zaten.
Bir iki kelime yazmam yetti.

Şarap içilmiş gibi. Üstüne su içilince şarap tazelenir miti gerçekleşiyor gibi.

İçilmiyor, içirtiliyor.

LÂKİN! :

Eyleme boşalsın
sızı
ister insan
kıymet patlasın dipte
ve
kopsun kin dorukta!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Yazıntılar Hakkında

Yeni yazıntıları (ne cüretle...) artık PDF formatıyla, Scribd.com aracılığıyla yayınlayacağım.
Sitenin hızı biraz düşecek, ama ona da bir ara çare bulmaya çalışırım.

Ayrıca bundan sonra şuradan tüm yazıntıları bulabilirsiniz: http://www.scribd.com/Bilge%20Remus%20Ka

Documents

Diş

Giz

Banane

Fırça

22 Nisan 2009 Çarşamba

Askı

Askıda kalmış bir insan,
sevdiği varmış bir insan,
tanımazmış artık bir insan,
n'apacak bilmez bir insan,
içi acır acır dans eder bir insan,
müthiş çelişkiler bir insan,da.

bilmiyor ben onu öldürürüm!
salak, kendini benimle besledi!
şimdi benden beslediği gururunun o haphayali dünyasında aliscilik oynuyor!
utanmaz!

ah, ah...

bilmiyor, insanlar onu biliyor!
salak, kendini bensiz saklıyor!
şimdi dönmüş haftalar öncesine, selam sabah veriyor! "takılalım bir ara" da diyemiyor!

kalbinde kredisi bitmiş yavrucağın! n'apsın, affola o!

sabır oğlum, sabır.

20 Nisan 2009 Pazartesi

23 Nisan Tatili

Tatil vesilesiyle çarşamba günü memlekete gidicem.
Babam da buraya geliyormuş zaten, beraber dönücez.

O zamana kadar uyusam mı napsam ya. Derse girmeyip şimdiden atlayıp gitmek var ama. Mâlum, uyumak lazım bir süre. En güzel de annemin kokusu eşliğinde.. Tütsü gibi.

bok-
-çakal.

[pff... sabır, oğlum, sabır.]

Gün: Durağaniyet.

Sıkıcı işte.

Hareket yok.

Canım sıkılıyor artık. Yemek yemek de olmasa nasıl geçer bütün gün-gece bilmiyorum ya. Çok güzel zaman harcanıyor yemek yerken :)

Bir de...

"Sitting, waiting, wishing." :)

Şöyle:



http://bellz.deviantart.com/art/waiting-50915349

Bekliyorum işte.

Aramıyor, sormuyor, mesaj atmıyor. Bekliyorum bakalım. Arar ha? Sorar ha? Mesaj atar ha?

Gülme. Ben sizin dualı bereket torbalarınızın içindeki laneti okurum.

Ah mazi! Geç git.

A.İ.: Ben çocuklar gibi sever, devler kadar ıstırap çekerim.

Neyse canım...mühim değil...

İnga!

Ya aşağı baktım da :S o kadar şeyi okuyan var mı gerçekten :S :S :S anneeeeeeee :D

ingaaaa :S:S:S

Gün: Üretim.

"İşte geldim burdayım!" diyip bom diye bir arkadaş grubuna atlamayı çok seviyorum :) ama bugün yapmadım :P

Bugün biraz üretken geçti.
Dün bir şeyi farketmiştim [bu arada, bir şey mi farkediyoruz, bir şeyi mi farkediyoruz? ah. bir şeyi farkediyoruz. arada "bir şey" olarak kullanmamızın sebebiyse büyük ihtimalle "şey"in sonundaki "y" harfi.]. "Beyin, dil olmadan düşünemiyor," demiştim.

Sonra değiştirdim.
Şimdi....

Önce beyin düşünüyor. Nasıl düşündüğü, nerede düşündüğü gibi soruları yok sayıyorum (-mak zorundayım.) [ama bir eylemi gerçekleştirmeden yaklaşık 1-2 saniye önce beynin o eylemi gerçekleştirme emirler zincirini başlattığını da belirtmeden geçmek istemiyorum. bu nedir? bir düşünün. iyi oku: sen, bir, eylemi, yapmaya, karar, vermeden, ya da, istemeden, önce, beyin, çoktan, o, müstakbel, eylemi, gerçekleştirmek, için, gerekli, emirler, zincirini, başlatmış, oluyor. canlarım, bu sanki, maddeler arası iletişimi ve maddenin bir sonraki yerinin kararlı olmasını yani önceden belli olmasını, yani yani, geleneksel anlamdaki zamanın gelecek kısmından haberler taşıdığını belirtiyor gibi değil mi? bence öyle. 1-2 saniye geçer ve biz eylemi gerçekleştiririz. tabi eyleme yeterince alışıksak, beyin böyle bir sürece gerek duymadan emri verecektir. dürtü-refleksleri de buraya not olarak düşeyim. aklınızın bir köşesinde bulunsun. bir de, açtım mı böyle parantez açarım diyip kapatım :D] Hah işte, bu soruları yok sayıyorum şimdilik. Ama yeni bir paragrafa başlayarak ileride geçecek "gösterge" meselesine bir değineyim izin verirseniz.

Gösterge diye bir terim var canciğerlerim. (ciğerli pilav yedim biraz önce :D)
Gösterge demek, dil demek, ya da müzik demek, ya da görüntü demek. Hatta göstergelerarası çeviri diye ilgimi çeken ve çok ilginç şeylere dolay yapabilecek bir çeviri alanı da var. Pek üstüne gidilmiyor kendisinin, hatta göstergebilimin de.
"Olan" her şey, bana göre, bir göstergeyle vardır. Bu yazı, dil göstergesiyle kendini ifade etmektedir, ve saygı duyduğum ama sevmediğim klasikçi ressamların klasik resimleri de kendilerini görüntü göstergesiyle ifade etmektedir. Aynı şey, beni ortasında bir yerlerde şoka uğratan notalarıyla Chopin'in Op.69 No.2 Valse'i için de geçerlidir :)
Yani yani bence, var olmak isteyen her şey, bir gösterge vasıtasıyla iletişim kurmalıdır beyinle.
Bunu anladıysak:

Hal böyle iken evlatlarım, şu atladığım soruların sonrasına bir geçeyim.
Beyin düşünüyor. Mâlum, düşünen bir şey, ki bu "düşünme" de biraz bir acayip sanki. Hani, içinde bulunduğu durumu ne kadar iyi açıklayabilir ki bir varlık. [ay bu konu süper bir şey aslında ama daha fazla değinmeyeyim burda iyice kopar gideriz (aslında siz gidersiniz. hıh size :) -ay mutluyum demi şu an :D siz de olun mutlu!) Ama şunu da okuyun alla aşkına parantezden önceki cümleden sonra: Tanrı, tanrılığını nasıl anlıyor, kendisi tanrıyken? diyorum. Beyin kendini hiçbir zaman adam akıllı çözemeyecek, diye eklerken, bir yandan hiçbir şeyin imkansız olmadığı hakkındaki çok kuvvetli dürtülerimle de kavga ediyorum! kapan köşeli parantez!]
Neyse.

Hani ta yukarda, sonradan değiştirdiğim bir şey demiştim: "Beyin, dil olmadan düşünemiyor."
Bunun neresi yanlış? Şurası:
Hayır, beyin dil olmadan düşünüyor. Ama hangi gösterge aracıyla düşünüyor, bir türlü bilemiyorum. Şu meşhur bulutumsu yapım gizli orada. Sanırım bilinç diyoruz ona da ha? ;) Burada şöyle bir soru da geliyor: Bir eylemin (düşünmek varsayın), illa ki bir gösterge aracılığıyla mı gerçekleşmesi gerekiyor; yoksa, bak iyi dinle, yoksa o eylemin, özne dışında bir varlık tarafından algılanması ya da o varlık tarafınca etkilenilmesi için mi bir göstergeye gerek vardır? Yani demek istediğim, Chopin'in kafasındaki Valse aslında bir göstergeye ait değil düşünme aşamasında, fakat onu bize aktarması için bir gösterge sistemine gerek duyuyor ki bu da müzik oluyor. İlginç bir nokta aslında, not ediyorum sonra deşmek için. -neyse etmedim, yarın bu yazıyı okuyacak nasıl olsa, o zaman bakarım.-

İşte bu yüzden, beynin düşünme işini nerede ve nasıl yaptığını yok saymak zorundayım şimdilik. Yoksa boooooooooooom, allak bullak olacak yazdıklarım. [yani yani, üzerine düşünemediğimden yok sayıyor değilim nerede ve nasıl sorularını anacım ;) hıh size.]

Ne diyordum. (yahu yazı yazarken, konuşma dili kullanılır mı? ilginç bir şey, hafif baya salakça sanki?)
Ay şu beyin bir düşünsün artık :D
Tamam, beyin düşündü.
Şimdi elimizde, benim 19 yıldır, bazılarının 42 yıldır, bazılarının 89 yıldır iletişim kurduğu dünyaya ait gösterge sistemlerine sığmayan (nerde ve nasılını bilsek belki sığdırabiliriz) bir "şey" var, ki buna düşünce diyoruz. Bak burayı iyi oku. Sonrasında, beyin, böyle bir düşünce yavruladı ya, o yavruyu sevmek, emzirmek, altını almak için eline alması gerekiyor onu. Beyin, bulutumsu devre dediğim zamanda ürettiği, eskiden "şey" şimdi "düşünce" dediğimiz şeyi, kendisi algılaması için, alışmış olduğu (tanrım! alışkanlık! bak bu çok güzel bir konu! geçelim. :D) bir gösterge sistemine dökmesi gerekiyor yavruyu.
Yani hayvan doğuruyor. Ne doğurduğunu bilmiyor çünkü içinde bulunuyor o doğurduğu şeyin. Ne doğurduğunu bilmesi için de o doğurduğu şeyi ete kemiğe büründürüyor alışmış olduğu şekilde, öylece biliyor ne doğurduğunu. Daha iyi oldu sanırım böyle?

İşteeeee.
Bu anlamaya çalıştığınız ve benim süper basitleştirerek (tamam tamam, sadece basitleştirerek :D) dil gösterge sistemine döktüğüm şeyi ben, intracerebral perception(ip) (cerebral'i de şimdi sözlükten buldum :D brainual diye bişey olmadı için :D), yani beyiniçi algılama diye adlandırdım, bilemem ne kadar doğru. Sonra ordan büyük büyük abile harlayıp hurlamasın bana valla hiç çekemem sizi ha. bu terimdeki algılama yerine bugün gündüz, yanlışlıkla "iletişim" kullandım. Sonra dedim, oğlum napıyon, o aşamaya kadar zaten beyin kendisiyle o gösterge sistemi meçhul şekilde iletişimini kurup bozmuş oluyor.

Intracerebral perception, ikinci adımımız oldu. Birinci adımımız pre-perception communication (ppc) ya da pre-perception production (ppp) olarak adlandırılabilir belki. Bilmem. Onu da siz düşünün gari be a-a-a!

Ay ikinci adımın asıl yerini anlatmamışım hiç söylemiyosunuz :)
Hah işte, gösterge sistemleri burada devreye giriyor. Beyin, PPP devresinde ürettiği düşünceyi kendisine algılatmak için, o düşünceyi alışmış olduğu bir gösterge sistemine döküyor. ve bu, kimi zaman dil, kimi zaman görüntü, kimi zaman ses oluyor. sanırım bu beyni daha çok hangi yönde kullandığınızla değişiyor olabilir. beyni görüntü ve dil olarak açığa çıkıyor bu dönüştürme işleminde kullanılacak gösterge sistemleri. Kendine algılatmak için, önceden ürettiği düşünceyi beyin, kimi zaman dil sistemini (kelimeler, cümleler, dilimsi yapılar) kullanarak, kimi zaman da görüntüleri [kareleri. bu arada, beynimiz her zaman kare kare görür. filmleri de. allahtan çabuk işliyor da kare kare izlemiyoruz filmleri :)] kullanarak, bir gösterge sistemine dönüştürür.

Bende bazen çok fazla şeye maruz kaldığı için, bir göstergeye yoğunlaşma olmuyor. Böyle durumlarda şunu demek yerine:
"bir yer var, biliyorum,
her şeyi söylemek mümkün!"

Bir görüntü ya da ses ya da dil yapısı var orada bir yerde, ama yoğunlaşmadığım ya da yoğunlaşamadığım için bulanık olarak kalıyor orası. Hepsinin karışımı olarak, içinden birinin seçilmemişliğiyle, yazık, piç gibi kalıyor orada. Bu da yorucu. Her gün onlarca yeni piçe kafa sahipliği yapmak pek kolay değil.

Şimdi. Düşünce yavruladık, düşünce yavrulamışlığımızı ve yavruladığımız düşünceyi algıladık. Ama bu yavruladığımız (biz değil aslında, üçüncü tekil olması lazım. beynin yavruladığı.) düşünceyi, aktarmak lazım. Diğer beyinlere.
Zaten beyin, düşünceyi kendisine algılatmak için IP devresinde bir gösterge sistemine ihtiyaç duymuştu. İşte diğer beyinlere aktarmak için de yine bir gösterge sistemi kullanıyor. Artık bu, kontrolü daha elimizde tuttuğumuz bir aşama. IP devresinde hangi gösterge kullanılırsa kullanılsın, yapabiliyorsak, gücümüz yiyorsa, kıçımız sıkıyosa, istediğimiz herhangi bir gösterge sisteminde bu düşüncemizi aktarabiliriz artık. Ama yiyosa hani, herkesin de yemez IP'den farklı gösterge seçmek ;)

Oy. Yoruldum.
Bir şeyler unuttum kesin ama neyse artık. O da size yaratıcılık payı olarak ikram edilsin.

Özet:

1. Pre-perception production/communication (PPC) - algıöncesi üretim/algıöncesi iletişim
2. Intracerebral perception (IP)/intracerebral communication of perception - beyiniçi algılama / algının beyiniçi iletişimi
3. Intercerebral communication/communication purpose -beyinlerarası iletişim/asıl iletişim

Bugünlük üretim bu canlarım.

A-a dur dur. :)
Kaçma hemen öyle.

Bir de şu kola meselesi var. Hani genelde kutu kolada daha fazla gaza, şişe kolalarda daha az gaza rastlarız ya. Ay kitap okuyodum aklıma takıldı.

Dedim: Bir gaz, çözüldüğünde sıvıda, yoğunluğu aynı kalsa da, çözelti miktarı arttıkça, basınç azaldığındaki tekrar gaza dönüşme HIZI azalır mı? Ve gaza dönüşen çözülmüş gaz MİKTARI azalır mı çözelti miktarı arttıkça? Yani: Kola. 300ml'yi açtığımda daha fazla CO2 tekrar gaza dönüşüyor gibi, 1-2lt'ye kıyasla? Metalin etkisi belki? Yoksa CO2 oranları mı farklı? :S Bilemicem, kimya senin işin :P

Dedi SM: Sıcaklık etkisi o. Gazların çözünürlüğü sıcaklıkla ters orantılıdır. Muhtemelen soğuk kutu ile sıcak şişeyi karşılaştırdın?

Dedim: Yok canım, genel olarak aklımda kalan. Karşılaştırma yapmadım. Kutu kola daha gazlı oluyor içerken, şişeye göre? Yani ikisi de aynı sıvıysa, miktarla, paket malzemeyle etkileşimle ya da paketin içinde (plasikşişe/teneke), sıvı dışında kalan üstteki gaz miktarı ve yoğunluğu, dolayısıyla o gazın sıvıya basıncıyla (gaz kalıyo mu o boşlukta? şişeleme ya da kutulamadan sonra?) ilgilidir bu farklılık? Basınçla ilgili sanırım. Şöyle olur mu: ay dur olmaz. geçeyim. Bilemedim tam?

Dedim yine: Teneke sıcaklığı daha iyi iletiyo. O yüzden farklılık. Dış yüzey iki türde de (şişe/teneke kola) aynı sıcaklıkta olsa da, sıvı farklı sıcaklıkta oluyo. ondan farklılık, çünkü aslında aynı sıcaklıkta değiller. oki doki.

Dedi taaa sonra! :D :: Gazların çözünürlüğü ayrıca basınçla orantılıdır. Kutular basınçlı olduğundan içinde çözünen CO2 miktarı şişeye göre fazla oluyor.

Demedim ama dicem: E şişede de basınç var ki? Hatta basıncı oluşturan da büyük ihtimalle bir şekilde sıvıdan kurtulan gaz zaten, eğer ek bir basınca maruz kalmıyorlarsa? Yani iki tür de basınçlı aslında. Bence sıcaklıkla asıl olarak bağlantılı. Cam şişe kolaları da katmak lazım buraya. Onlar da bi acayip fokurduyo :P :D

19 Nisan 2009 Pazar

Zaten öfke!

Zaten yeterince öfkeliyim!
Bi de aptal aptal şeylere denk geliyorum internette!
PFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFF!!!!!!!!!!!!!!!

Zaten şu açılış sayfası vardır hani ie'nin varsayılan olarak, msn'in türkiye sayfası. hayatımda gördüğüm en salak en salak en salak EN SALAK EN SALAK EN SALAK!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! haberleri veriyor! aptal mı ne ya! ay gerizekalı site! ÇOK SİNİRLİYİM!!!!!!!!!!!!!!

bi de şuraya bakın: www.tuzcuoqluevdeneve.com / tuzcuogluevdeneve.com
sitenin adresine bakın, şirketin ismine bakın! aptallar! salaksınız oğlum işte salak!
ah bi de içinde yazanları görseniz!
hiçbir bok ifade etmiyor abi ya orda yazılanlar! ne anlama geldikleri belli değil ya! ama çok sinir ya! zaten yeterince sinirliyim!

gelmeyin üstüme üstüme ya!
burda küfür de edemiyom zaten!

hay ben sizin!

hrrrrrrrrrrrrrrr :@:@:@:@:@:@
zaten öfkeliyim!
------------------------------------------------------------------
pff...........

n'apıcam ben...
erisem de mi yitsem, erimesem de mi yitsem...

duruldum...

piyano? yazı? dans?
hadi len ordan... uyku uyku!

uyumak istiyorum sürekli. çok güzel senaryolar hazırladım uyumak için kendime.

mesela, önce başımı yastığa koyup sonra bedenimin kalanını yatağa koyup uyumak...
ya da, ayaklarımın üstünde yatağa çıktıktan sonra, önce dizlerimin üzerine sonra göğsümün sonra da kafamın üzerine yığılıp uyumak...

n'apıcam...
uyuyayım.

Birgün: güzel.


15 Nisan 2009 Çarşamba

"Kar" Üzerine Deneme

Aşağıda yazdığım denemeyi, altındaysa üzerine yazdığım şiiri bulacaksınız.

---------------------------------------------------------------------------------------

KAR ÜZERİNE

Bazı yazılar karalanır, apaçık bağırmaktadır ne dediğini ve var olma sebebini. Bazıları da vardır ki, kıyıya köşeye çekmiş kendini, elinde bilyeleri, ya onlarla oynamakta kendi kendine ya da bilye camlarının içindeki kıvraklığı çözmeye çalışmaktadır. İşte bu ikincisi benim en değerlilerimdendir. Tanrıya şükür ki, anlamaya çalışanlara katılma çabasındadır o narin ve şüphesiz bir o kadar vurucu ve şiddetli yazın. Sana hiçbir şey vermez. Bunu aklınıza sokmanız lazım. Ne aşırı egolu şekilde mantıkla beslenen tarafınıza bir şeyler katar, ne de aşırı egolu şekilde mantıkla beslenen tarafınızdan bir şeyler alır. Fakat çoğu kişinin göremediği, nacizane kenarlarımızı biler, keskinleştirir, onları parlaklıklarının ve kesiciliklerinin doruğuna çıkar. İşte, Kar, bu kenarlarımızı cilalamak niyetinde çırpınıp durmaktadır.

Sevgilim şaire, nice minnet borçluyum; ilk kıtasında şiirin, bana iyilik ve kötülük arasında kocaman bir özgürlük tanıdığı için. Okuyorum, okuyorum ve yine baştan okuyorum o sarp beş satırı. Kenarlarımdan biri dolu dolu bir iyilik hayalinde yüzmekte, ve bir diğeriyse takılıp düşmekte canavarlı göl kenarlarındaki çalı çırpıya. Bir an saflık abidesi karlar altında, fötr şapkası olan bir adam saplanmakta zihnime, hemen sonra kurtlar sofrasında yeni kalkmışlar peşine düşmüş; en sonunda Cesur Yürek filmine sahne olabilecek bir bağımsızlık koşusu gözüme çarpmakta...çarpıp düşmekte ikinci kıtaya başladığım anda.

Sonuna kadar desteklediğim bağımsızlık koşusu, dedim ya, çarpıp düşmekte gözümden daha da sonraki satırı okuduğumda. Ama bağımsızlık koşusu olamaz ki bu! Sese bağımlı koşabilir miyim sağır edici hızda! Diyorum ki, bütün özlemlerini tatmin etmeli şair bu kıtada yarattığı, eğer dörtnala, dümdüz bir mavilikte koşmak istiyorsa atını. O özlem, şüphesiz kar içinde. O özlem duyduğum, şüphesiz saflıkla sarılmış. O özlem, şüphesiz çok acıtıyor; tüm duyularım gözlemekte en ufak bir hissi, ha geldi, ha gelecek diye...

Arada kalmışlık bazı zaman ya en makulu, ya en kötüsüdür yolların. En azından çoğunluğun seçtiği bir yoldur; yalnız değilsindir. Faka buradaki arada kalmışlık! Zamana sıkışıp kalmışlık! Levyeyle o aradan kazınmak istememek! Ancak böyle özlenir O... O ki, uyuşturur beni, o ki nicedir ilahım olmuş ilahlarımın üstüne... İyisi mi, boşver annem, sarılma bana annem; ben kendi kara kutuma sarılacağım, üstüne de bol bol kar serpsin hava tanrısı! Boşver annem... Görüyorsun ya, günlük sözcükler arasına düşüveren o “saf”lığı, ben fazla abarttım, acı vermekte artık... Gel gelelim, aksın içime içime, eğer O’nunsa saflık...

Bu dünya benim! Bu dünya ben’im! İnanmıyorsanız bana sorun! Ben yalnızsam, bütün dünya yalnız; benim neşem, dünyanın neşesi. Böyle; ben bir özledim mi, dünyalar kadar özlerim, kendim kadar... Ben benden geçmişim, bitmişim Allah’ım. Yanaklarım yok benim, dudaklar sarkmış, gözüm pörsümüş; en çok da burnuma üzülüyorum! Nasıl da çekingen oluvermiş... Ben, bundan gayri, ölürüm de giderim. Kendimi bir beyaz uğruna karartırım ben; içimdeki hasretli, o gri ruhumu da çocukluğuma sararım. Hani, kıvırıp kıvırıp içine kağıt -hatta en şeytani anımızda ucuna da iğne!- koyup, sıkıca üfleyip orduya hazırlanır gibi vuruşlar yaptığımız kamışlar var ya! İşte ben onların içine sararım ruhumu, çocukluğumun en şımarık, en haylaz, en kötücü yıllarına! Sonra son nefesimle birlikte üflerim o kamışı göğe doğru. Tek bir hamleyle uçar gider ruhum, bensiz dünyanın elinde, adam akıllı yaşanmış anlar olarak yalnız çocukluğum kalır.

Sonra ne mi olur?

En başta bahsettiğim ilk yazı çeşitleri gibi, sizin onlara bu satıra kadar yaptığınız gibi, unutulur giderim.

---------------------------------------------------------------------------------------

KAR - Ahmet Muhip Dıranas

'Kardır yağan üstümüze geceden/ Yağmurlu, karanlık bir düşünceden/ Ormanın uğultusuyla birlikte/ Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte/ Kar yağıyor üstümüze, inceden.
....
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin/ Unutulmuş güzel şarkılar için/ Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan/ Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan/ Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
.....
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!/ Uyandırmayın beni, uyanamam./ Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına/ Allah aşkına, gök, deniz aşkına/ Yağsın üstümüze kar buram buram...
......
Buğulandıkça yüzü her aynanın/ Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır-tek, tenha-bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.'
***

13 Nisan 2009 Pazartesi

Son zamanlar

Son zamanlarda pek verimliyim anacım.

Oh canıma değsin.

Bu mudur? Budur efendim.

Burdan çıkıp sigara içicem. Yazıntıların olduğu yerde sigara içmek yasak da. Yazıntılarımı eskitiyor duman ve ışık.

Burdan çıkıyorum, sigara içmek için.

Hadi eyvallah.

Kendim dışına sunulmuşluk

Bir de şöyle bir konu var:

Ben şeyler hakkında birileriyle her konuşuşumda, yazacağım satırlardan çalmış oluyorum.
Biriyle zihin hakkında konuşsaydım, bir ihtimal biraz önce -altta- böyle bir şey yazmış olmayacaktım buraya.

Çünkü sözlü/yazılı konuşarak, zaten kendimi kendim dışındaki bir varlığa sunmuş oluyorum. O düşünce ya da duygu, benim kontrolümün dışına çıkmış oluyor artık, telif haklarını yitirmiş gibi oluyorum; bir daha nasıl kullanabileceğimi bilmiyorum o düşünceyi tamamen kendime ait olan bir şeyde; yani ben yemeği fırında tekrar ısıtıp nasıl sunacağımı bilmiyorum.

Ha yapmadım mı, yaptım tabi ki. Çok.
Lakin, "fiiihuuuuuu" ses efekti iyi olur galiba burada. Daha çok var(dı).

İşte bu yüzden, iyisi mi konuşmayayım ben. Yazayım ben.

Yıllar önce dediğim gibi,
"kırk kere söyletme derler ya, onları dinledim; söylemedim. kırk kere yazdım." derim en azından.

Kendimi kendim dışında bir şeye sunduğum an, o sunduğum şeyi, kendime özgü, tamamen bana ait bir şeyde pek içim rahat, sağlıklı ve dengesiz kullanamıyorum.

Kırmızılar efenim,

Ben.

Esnek Zihin, Dogmatik Sabit Zihin ve Mantıklı Sabit Zihin

Bazıları vardır ki zihinleri esnektir. Mantıklı veya mantıksız, kendi düşün dünyalarına uyduğu sürece bir düşünceyi/olayı kabul edebilirler. Ve böylelerinin düşün dünyasında kalıplar hakim değildir. "Ben mantıklı düşünürüm," demek onlar için pek yeterli değildir; aynı şekilde "hayalperestim ben," demek de pek karşılamaz onların yürüdüğü yolu. Kendilerine göre belirli zamanları/durumları ve olayları vardır mantıklı veya hayalperest davranmaları için. Bunlar dahi sürekli değişim halindedir; sürekli duvar değiştiren labirent gibi. Birşeyle mantık dışı diye dalga geçebilirken, ona benzer bir şeyin bir durum içindeki halini gayet makul karşılayabilir. Bundan dolayı, esnek zihne sahip olan "şanslılar", dengesizdirler. Dengesizin tekidir o zihne sahip olan. Ne idüğü belirsiz, ne yapacağını bilmeyen, bir gün öyle bir gün böyle diyen, yalancı, düzenbaz biridir. Ve daha bir sürü kötü sıfatla bezenmiştir böyle zihinliler.

Bazıları da vardır ki, kafaları şaşırtıcı derecede sabittir! O ne sabitlik efendim! Bu zihinler de kendi arasında ikiye ayrılır. Bir dogmatik zihinliler vardır, bir de sabitmantıklı zihinliler vardır. İkisinin kategorileri farklıdır, ikisi de farklı şeylere zarar verir bu dünya üzerinde, ellerindeki silahlar birbirinden farklıdır.  Kolunuzu keserler. İlki, kolunuzu keser çünkü etraftakilerin çoğunda kol yoktur. Öyle alışagelmiştir o kesen -ah onun gözleri gibisi yoktur! adamın kabusuna kabusuna sokulur! o nefretle bakan, bazen de şanssızca renkli, o gözler gibisi yoktur!-, eğer şanslıysa da hiçbir darbeye uğramadan böyle kesmeye devam edecektir kolları o ilk zihin. Ona bir zararı yoktur kesip biçmenin, çünkü onun da kolu yoktur ya da onun da kolunu kesmişlerdir önceden ve kol kesmek için olmayan ya da kesilen kolun yerine taktığı süs köpeği kanıyla cilalanmış kancasını kullanır. Anladınız mı? Bakın bir daha yazayım; ona bir zararı yoktur kesip biçmenin, çünkü onun da kolu yoktur ya da onun da kolunu kesmişlerdir önceden ve kol kesmek için olmayan ya da kesilen kolun yerine taktığı süs köpeği kanıyla cilalanmış kancasını kullanır. Şimdi daha iyi oldu sanırım? Pekala. İkinci şaşırtıcı derece sabit zihinli olan ise mantık delisidir. Ah tanrım, o ne kudretli mantıklı düşün dünyası! "Lütfen sessiz olunuz," lafını illa ki susması gerektiği olarak anlar. Ses tellerini koparıp çıkararak seslerini yitirip sessiz kalması gerektiği gibi bir yorum yapamaz. Böyle bir yorumu duyduğunda da, o yorum, zihninin ilk duvarına toslayıp döner gerisin geri. Tehlikelidir bu. Ama en azından kolunun niye kesildiğini söyler sana. İlk sabit zihin bunu hep bir sır olarak saklardı. Kolunu keser, kanını temizler ve giderdi. Bu sabit zihin ise kolunu kangren olduğu ve vücudunun diğer yerlerine de zarar vereceğini söyleyerek keser. Kesiş şekli neredeyse aynıdır. Henüz koluna mı takılı yoksa elinde mi tutuyor anlayamadığım kancasıyla keser yine. Çat çut çat çut. Bu ikincisi, beni nice korkutanlar arasındadır. Dengesizlik sağlığım için mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım efendim.

Neymiş efendim? Üç çeşitmiş. Esnek, dogmatik sabit ve mantıklı sabit zihinler.
Sıfatında sabit geçen bir zihin gördüğünüzde, terk edin orayı hemen! Saatinizi orada bırakın! Zamana ihtiyacınız olmayacak bir süre! O sabitliğin hemencecik nüfus eden etkisini silmek için inzivaya çekilmeniz gerek!

Dogmatik sabit zihinleri ikna etmek, diğerine oranla daha kolaydır. Sahip oldukları tek güç onların, dogmadır. Ağır bir güç olduğu hakikat, fakat bir kez aşıldı mı, aşılmaya görsün! Bu zihinlerin kabuklarını eritebilmek için, aşılarını tam tekmil, düzenli dozlarla yapmak gerekir. Günde 5 dakika tanrıyı öldürün suratına karşı mesela, ertesi hafta 10 dakikaya çıkarın bu işlemi. Bir müddet sonra nihayet tanrıyı öldürme hissine karşı çıkamayacak kadar alışmış olacak tanrıyı öldürme fikrine! Doz doz vermek lazım onlara uyandırıcıyı. Biraz önceki tanrı örneği de orada kalsın, bu arada. Bundan sonraki tüm cümleleri ona gönderme yaparak anlayacaksınız aklınızda sonra, yazık olacak. Tanrıyı kastetmediğim "gerçek"liği artan dozlarda değil de, aniden verdiğinizde, hem elinizdeki o müthiş değerli, en değerliniz varlık/yokluk ziyan olur -hiç etkisiz, o dogmatik sabit zihin en kısa ve pis yoldan atacaktır onu zihninden!-; hem de o dogmatik sabit zihinde karayuvarlar üretmiş olacaksınız. Gerçeklere karşı, karşıtgerçeklik geliştirecektir zihin; güçlü, daha güçlü! Sözümün demek istediği, yalan üretecektir. "Perde, daha da perde!" diyecektir utanmaz zihinleri! Onların zihinleri ki burada yüz bin kez zihin kelimesinin kullanılmasını, onların dogmatik sabit zihinli ve apaçık aptal yerine konduğunun kanıtı olduğunu bir türlü evirip çevirip anlayamayacaktır.

Beni gıcık ediyorsunuz, sonra böyle abuk subuk yazıyorum işte.
Gıcık etmeyin kardeşim. Alla alla.

Sevgili dogmatik sabit zihinli ve mantıklı sabit zihinlilerim,
Tanımınızda, yüzünüzde ve sıfatınızda bir eksiğim olduysa affola.

Sevgili esnek zihinlilerim,
Tanımınızda, yüzünüzde ve sıfatınızda bir fazlalığım olduysa, hediye ola.
Sizi severim, bilirsiniz.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Hayatıma giren kitap sayısı :)

Kitap listesi yapıyorum da bir süredir. 100ü falan buldu elimdeki eski listelerin birleşimi. Bir 50 de unuttuğum varsa ve 5 yıldır adam akıllı kitap okuduğumu falan düşünürsek hayatıma her 1.6 haftada bir, bir kitap girmiş demek oluyor :P

Tabi bu tamamen yanlış bir hesaplama da olabilir :) Asıl sonuç 1.6 ay da olabilir :D kim bilir :)

Kelime oyunu yapıyorum yalnız ha, "hayatıma giren" diyorum; okuduğum kitap demiyorum ;)
Bazılarının başlarını, yarısını okumuşum, bazılarını bitirmişim, bazılarınınsa yıllardır kapağına bakıp durmuşum efendim! :)

Zaten kapağına bakılanlar, kapağına bakılmak için varlar. Onların göz yüzü görmeleri çok zor. Yarım bırakılanlarsa gözüme ihanet etmiştir ya da zaman onlara ihanet etmiştir. Onların da göz yüzü görmeleri çok zor artık.

Okunmuşlar şanslı sayılsınlar!

Hıh size.

[Ay rekabete girmeyin şimdi kendinizce "ben şu kadar" okudum falan diye. İhtiyacım yok be a-a.]

[Görüyorsun ya... Rekabete girecek kimselerin buralarda olmadığını bile bile, rekabete girme diyorum! Görüyorsun ya! Keşke küçüklüğümüzde deli olmanın kötü bir şey olmadığı öğretilseydi hepimize...]

Tane tane

Pda ile yazdıklarımı görünce aşağılarda...
Ürkesim geliyor azminden parmaklarımın...

Onlar ki, parmaklarımla, elimin kasılmalarıyla, boynumun tutulmalarıyla, gözlerimin yorulmalarıyla dokundu tane tane...

_____________________________________________________________


Şöyleyim son birkaç gündür:

Gerçekten böyle...
Hakikaten ama...
İçim el vermiyor, burda görünce kendimi...
Ama kutlamak lazım!
Acıyı!
"Sen harbiden salaksın ha. Acımış."
Çok üzüyorsunuz beni...

Pis zeminde pet şişe

Tamam tamam. Mızlanmayın.
Burda "siz" diye çoğul da hitap etmemem gerek zaten. İki elin parmaklarını geçmez okuyanlar. İyi de oluyor böyle.

İnsanın çoğaldığı her yer, kurallarla bezeniyor; bir düstur, bir hitap, bir düşüncelilik sahibi olmam gerekir aksi takdirde. Ne gezer. Aman gezmesin.

Bir öğrenci, ödevini her zaman gününde yapmalı. Ertesi gün vermesi gerekiyorsa ondan önceki gece ödevi bitmeli öğrencinin. Sakın ertelemeyin. "İmam demek yapmak, imam yapmak yapmamak" muhabbeti yani. Neden mi?

Şöyle. Pazartesi akşamı işim yoktu da, gideyim biriyle tanışayım dedim ben de. Bir şeyler içtik, geri döndük. Bulutlar ayı saklamıştı. Neyse ki saklamıştı! Yapmasaydı n'olurdu allahkerim-falandeğil.
Eğer o gece ödevimle uğraşsaydım, işim var olacaktı, kimseyle buluşup içmeyecek, kimseyle konuşmayacaktım. O kimseyi tuttuğum gibi ay'ı aramaya götürmeyecektim.

Siz iyisi mi ödevlerinize önem verin. Başınıza büyük dertler açabilir. Hocanızdan ya da notunuzdan olmayabilir; fakat çok daha büyükleri dadanabilir başınıza.

Şimdi de diyorum ki, keşke arkadaş olsaydık o kimseyle. Ay oğul, arkadaşları benden daha şanslı.

Annemi hatırlıyorum.

Babamla annem görücü usulü evlenmişler ve aralarında 9 yaş fark var. Koskoca 9! Tüm bu saçmalıkları, "yuh"lukları, "şuanburdaküfürettiğimin anane ve dedemleri"ni geçersek, babam evlendikten bir hafta sonra eve geç gelmeye başlamış bile. Annemin özene bözene yaptığı yemekler, temizlikler, süslenmeler de donup kalmış olduğu gibi. 19 yılda çok toz kapladı üzerlerini onların. Çünkü babamın arkadaşları vardı. Onlarla içmesi gerekiyordu, onlarla takılması gerekiyordu; hatta "evlilik kutlaması" adı altında. Ay oğul, "ev"lilik meyhanede ya da arkadaş mekanında falan mı kutlanır? Ay oğul, bu cumhuriyet bayramını kutlamak için monarşiyi iktidara getirmekle aynı şey değil mi?

Ev, arada uğranan, içindekinin düşünüldüğü ama görülmediği bir yer olur.
Ben, hiç uğranmayan, rast gelinen, içimdekinin düşünüldüğü ama görülmediği biri olurum.

Ben bir çok şey oldum bu zamana kadar. İçinde en iyileri, en kötüleri, en gereklileri ve en asileri de var.
Fakat hiç uğranmayan, rast gelinen, içimdekinin düşünüldüğü ama görülmediği biri olmak, babadan "şeytan var senin içinde." diye küfür yemeye benzer. Memleketteysen neredeysekaranlık sokaklarda dolaşırsın üşüyerek, kızgınlıktan eve gitmemek için kaza, afet, hastalık gibi bahanelerin seni bulmasını isteyerek yolda. Yok eğer gurbetteysen, kimse yoksa zaten etrafında ya da gerçekten bir evin yoksa gitmek zorunda olduğun yahut öyle alıştırıldığın, dışarda biraz oyalandıktan sonra dönersin o evin olmayan yere. Oraya dönmek koymaz, evin değildir. Dönmeden önce (döneceğini bilmeden önce...), kalabalığı meşru yerlerde sızar kalırsın kısa süreler için.

En sonunda döndün. Hoş döndün hiç uğranmayan, rast gelinen, içindekinin düşünüldüğü ama görülmediği e(gbrsc). Şimdi mümkün olduğunca çok sigara içip, sesli sesli kendinle konuşmalısın. O kimseyi sandalyeye oturtup, boşluğa anlatmalısın derdini. Başka yolu yok bunun... Google'da vurucu şarkılar arayıp Youtube'da oynatmalısın. Sürekli konuşmalısın o kimseyle aklında. Durmaksızın... Durmaz sızın! Durmaz sızın! Durmaz sızın!

Utanmaz! "Uzak kaldık.." der, demez!
"Siktir git lan!" manasında "Duş alıcam." de ona!
De! De de de!

Aklına binerler yoksa senin. Annen sütünü helal etmez vallahi.
Yalvarırım, pencereni sadece bakınmak için kullan... Düşme hızını hesaplamak için, her zamanki gibi taşları kullan oradan sadece. Aşağıdaki pet şişeye ulaşmana gerek yok. Ta dibe kadar ne hikmetse giren karga sana mesaj falan vermiyor aslında. Çık hayal dünyasından. Titre. Kendine gel. Bu lafları sok kendine kendine. Etkisi ancak böyle geçer.

Psikoloji gibi. Çığırıp duran hastalara çözüm, onları tamamen susturmaya yarayan (yaramak? belki zaramak.) ilaçlarda, haklısın.

Sürekli sızıp duran düşünceye çözüm, aklı tamamen durdurmaya yaran yüksekliklerde, haklıyım...

Skydiving yapmak istiyorum bugün. O kadar çok istiyorum ki...
Düş, düş ve düş... Kat'i surette senin ellerinde hayatın. Gerçekten ama! Uçurumun kenarında atlayıp atlamamak arasında kalmak gibi değil bu. Durum yok! Olay var! Akışkan bir şeyler var; olgu diyorlar! Daha bir güç sahibisin yaşam kararında şimdi. Zamanı geldiğinde paraşütü ya açarsın, ya açmazsın.

"Açıyorum, o halde yaşıyorum. / Açmıyorum, o halde ölüyorum."

Buradan çıkaracağımız sonuç yaşam ve ölüm seçeneği değil; ya da bunun size hatırlatması gereken şey Descartes değil. Bu apaçık, yaşamak ile ölmek arasında farkın sadece bir "m"den ibaret olduğunu gösteriyor. Çatır çatır harcadığınız günlerinizde, alan razı veren razı güdüsüyle israf ettiğiniz "m" olumsuzluklarını algılayış, aklınızda kavrayış, beyninizde işleyiş biçiminiz, sizin bir gün paraşütünüzü açıp açmamanıza sebep olabilir.

Neyse. O kimse kimse. Yoksa, kimse yok mu... Yok tabi! Hepsi şakaydı oğluuuu...m! Sen de yedin işte! Bak bak, kayda bile aldık.

Kayda bile aldık...benim dudağımın altın üzülerek oranda kıvrılması...

Geceleri 3'ten önce bir türlü uyuyamamam...
Kan çanağını dönen gözlerim...
Şüpheciliğimin sürekli içip içmeme hislerime kayması; neyse ki karar kesin, içmeyeceğim.
Artık o kimseye hiçbir teklif yapmamam, "gelir...gelmezse, kendi bilir...canı sağolsun..."...
Görürsem, öldüreceğimden korkmam...

Ah
ha...
.iriiş nıshaŞ .3

Ne kadar tanıdık...

Kıskan be İlhan'ım.
Seni kıskananlar utansın, varsa.

Bunların da vardır bir nedeni.
Kader mader deriz. Rüya ansiklopedilerine baksam mı ki? Nasıl olsa tüm hayatım hayalle geçmiyor mu? Yuppi, her şeyimi yorumlayabilirim artık! "Yorumcu abi, ben öldüm hayalimde, bu ne demek oluyor?"

6 kat dibimdeki pet şişeye, o pis zeminde sarılarak cenin pozisyonumda, etraftaki insanların ağız dolusu deli demesini arzu ediyor içim...
Related Posts with Thumbnails