bekle.
bu bir emir değildir.

Durum

bir toplama kampında
kulağını çınlatan
bir tek ben olacağım.

şu iki satırda bana saygı duyacaksın. çünkü okuyup da liğme liğme olmadan duramıyorum:

"Durursan öldürürsün beni.
Durursam öldür beni."

27 Eylül 2009 Pazar

Why Don't You Dance - Neden Dans Etmiyorsunuz? [Raymond Carver]

İngilizce orijinali: http://www.nasonart.com/personal/lifelessons/WhyDon%27tYouDance.html

Türkçe çevirisi (bunu da 5 dk önce bitirdim, kontrol etmedim)
:::
__________________________________________________

Neden Dans Etmiyorsunuz?

Yazan: Raymond Carver

Mutfakta, bir içki daha koydu ve ön bahçesindeki yatak odası takımına baktı. Yatak çıkarılmıştı ve pembe çizgili battaniyeler şifoniyerde iki yastığın yanında duruyordu.Bunun dışında, her şey yatak odasındaki gibi görünüyordu -yatağın kendi tarafındaki komidin ve okuma lambası, ve kadının tarafındaki komidin ve okuma lambası.

Adamın tarafı, kadının tarafı.

Viskisini yudumlarken bunu düşündü.

Şifoniyer yatağın ayağının birkaç metre ilerisinde duruyordu.Çekmeceleri o sabah kutulara boşaltmıştı ve kutular oturma oturmasında duruyordu.Portatif ısıtıcı şifoniyerinn yanındaydı.Bir bambu sandalye, dekoratör yastıkla beraber yatağın dibindeydi.Yüzeyi pürüzlü alüminyum mutfak seti, garaj yolunun bir kısmını kaplamıştı.Bir hediye, çok büyük, sarı muslin bir örtü masayı örtmüştü ve kenarlardan uçları sarkıyordu.Masanın üzerinde bir saksıda eğreltiotu ve bundan birkaç metre uzakta bir koltuk ve sandalye ve yer lambası duruyordu.Çalışma masası garaj kapısına yaslanmıştı.Masanın üzerinde bir duvar saati ve çerçeveli iki kağıtla birlikte birkaç alet vardı.Garaj yolunca ayrıca karton bir kutuda her biri gazete kağıtlarına sarılmış kupalar, bardaklar ve tabaklar vardı.O sabah dolapları temizlemişti, ve oturma odasındaki üç kutu dışındaki tüm eşyaları evin dışına çıkarmıştı.Dışarıya bir uzatma kablosu çekmişti ve her şeyi bağlamıştı.Hepsi, evin içinde olduğundan farksız, çalışıyordu.

Zaman zaman bir araba yavaşlıyordu ve insanlar bakıyordu.Ama kimse durmadı.

Ona öyle geliyordu ki, o da durmayacaktı.

"Bir bahçe satışı olmalı," dedi kız, oğlana.

Bu kız ve bu oğlan küçük bir apartman dairesini döşüyorlardı.

"Gidip yatak için ne istiyorlar bakalım," dedi kız.

"ve televizyon için," dedi oğlan.

Oğlan arabayı garaj yoluna çekti ve mutfak masasının önünde durdu.

Araban inip eşyaları incelemeye başladılar; kız muslin kumaş dokunuyor, çocuk mikserin fişini takıyor ve KIYMA moduna getiriyor, kız ocaklı sahanı eline alıyor, çocuk televizyon setini açıyor ve küçük ayarlar yapıyordu.

İzlemek için koltuğa oturdu çocuk.Bir sigara yaktı, etrafına baktı, kibriti çimlere attı.

Kız yatağa oturdu. Ayakkabılarını çıkarıp attı ve arkasına uzandı.Gökyüzünde yıldız görebileceğini sanıyordu.

"Buraya gel, Jack.Bu yatağı dene,şu yastıklardan birini de getir," dedi kız.

"Yatak nasıl?"diye sordu oğlan.

"Dene," dedi kız.

Oğlan etrafına bakındı.Ev karanlıktı.

"Gülünç hissediyorum," dedi."Evde kimse var mı baksam iyi olur."

Kız yatakta zıplıyordu.

"Önce yatağı dene," dedi.

Oğlan yatağa uzandı ve yastığı başının altına koydu.

"Nasıl hissediyorsun?,"dedi kız.

"Sert gibi," dedi oğlan.

Kız oğlana dönüp elini yüzüne koydu.

"Öp beni," dedi kız.

"Hadi kalkalım," dedi oğlan.

"Öp beni," dedi kız.

Gözlerini kapattı.Oğlanı tuttu.

Oğlan, "evde kimse var mı bakayım," dedi.

Ama sadece oturdu ve olduğu yerde kaldı, televizyon izliyormuş gibi yaptı.

Sokağın aşağısında ve yukarısındaki evlerin ışıkları yandı.

"Sence komik olmaz mıydı eğer," dedi kız ve sırıttı ve cümlesini bitirmedi.

Oğlan sebepsizce güldü.Sebepsizce okuma lambasını açtı.

Kız bir sivrisineği kovaladı, bunun üzerine oğlan ayağa kalktı ve gömleğini içine soktu.

"Evde kimse var mı bakayım," dedi."Kimse olduğunu sanmıyorum.Biri varsa, ne kadar istiyor öğreneyim."

"Ne kadar isterlerse, on dolar altını ver.Her zaman iyi bir fikirdir," dedi kız."Ve bunun yanında, çaresiz durumda falan olmalılar."

"Bu oldukça iyi bir televizyon" dedi oğlan.

"Ne kadar olduğunu sor," dedi kız.

Adam elinde marketten bir torba ile kaldırımdan geliyordu.Sandviç, bira ve viski almıştı.Garaj yolundakii arabayı ve yataktaki kızı gördü.Televizyonun çalıştığını ve verandadaki oğlanı gördü.

"Merhaba," dedi adam kıza."Yatağı bulmuşsun, bu iyi."

"Merhaba," dedi kız ve yataktan kalktı."Sadece deniyordum."Yatağa dokundu."Oldukça iyi bir yatak."

"İyi bir yatak," dedi adam, torbayı koydu ve içinden bira ile viskiyi çıkardı.

"Evde kimse yok sandık," dedi oğlan."Yatakla ilgileniyoruz ve belki televizyonla da. Ve belki çalışma masasıyla da.Yatak için ne kadar istiyorsunuz?"

"Yatak için elli dolar düşünüyordum," dedi adam.

"Kırk dolar olur mu?" diye sordu kız.

"Kırk da olur," dedi adam.

Karton kutudan bir bardak çıkardı.Bardağın gazetesini soydu.Viskinin kapağını açtı.

"Ya televizyon için?" dedi oğlan.

"Yirmi beş."

"On beş olur mu?" dedi kız.

"On beş de olur.On beşe verebilirim," dedi adam.

Kız oğlana baktı.

"Çocuklar, birer içki ister misiniz," dedi adam.Bardaklar şu kutuda.Ben oturacağım.Koltukta oturacağım. "

Adam koltuğa oturdu, arkasına yaslandı ve oğlanla kıza baktı.

Oğlan iki bardak bulup viski koydu.

"Yeterli," dedi kız. "Sanırım benimkine su da istiyorum."

Bir sandalye çekti ve mutfak masasına oturdu.

"Şurdaki muslukta su var," dedi adam."Musluğu açın."

Oğlan elinde sulandırılmış viskiyle geri geldi.Boğazını temizleyip mutfak masasına oturdu.Sırıttı.Ama bardağından hiç içmedi.

Adam televizyona gözünü dikmişti.İçkisini bitirdi ve yenisini doldurdu.Yer lambasını açmak için uzandı.Uzanırken, sigarası parmaklarından minderlerin arasına düştü.

Kız sigarayı bulmasına yardım etmek için kalktı.

"Peki, ne almak istiyorsun?"dedi oğlan kıza.

Oğlan çek defterini çıkarıp düşünüyormuş gibi dudaklarında tuttu.

"Çalışma masasını istiyorum," dedi kız."Masa ne kadar?"

Adam bu saçma soruya elini salladı.

"Aşağı yukarı bir şey söyleyin," dedi adam.

İkisi masada otururlarken onlara baktı.Lamba ışığında, yüzlerinde bir şey var. Güzel ya da çirkindi. Hiçbir ifade yoktu.

"Televizyonu kapatıp bir kayıt takacağım," dedi adam."Bu kayıtçalar da satılıyor.Ucuz. Bir miktar söyleyin."

Biraz daha viski koydu ve bir bira açtı.

"Her şey satılık," dedi adam.

Kız bardağını uzattı ve adam doldurdu.

"Teşekkürler," dedi kız. "Çok naziksiniz," dedi.

"İçki başına vuracak," dedi oğlan."Bana vuruyor bile." Bardağını hava kaldırdı ve hafif salladı.

Adam içkisini bitirdi ve yenisini doldurdu, sonra da kayıtların olduğu kutuyu buldu.

"Seç birini," dedim adam kıza kayıtları uzatarak.

Oğlan çek yazıyordu.

"Bu," dedi kız, birini, herhangi birini seçerek; etiketlerdeki isimleri bilmiyordu çünkü.Masadan kalkıp tekrar oturdu. Öylece oturmak istemiyordu.

"Nakit ödeyeceğim," dedi oğlan.

"Tabi," dedi adam.

İçkilerini içtiler. Kaydı dinlediler. Sonra adam yeni bir kayıt koydu.

"Çocuklar neden dans etmiyorsunuz?"demeye karar verdi ve dedi: "Neden dans etmiyorsunuz?"

"Sanmıyorum," dedi oğlan.

"Hadi ama," dedi adam. "Burası benim bahçem. Eğer istiyorsanız dans edebilirsiniz."

Kollarıyla sarıldılar, bedenlerini birleştirdiler; oğlan ve kız garaj yolunda bir aşağı bir yukarı adım attılar.Dans ediyorlardı.Ve kayıt bittiğinde tekrar başlattılar, ve o da bittiğinde oğlan, "ben sarhoşum," dedi.

Kız, "Sen sarhoş değilsin" dedi.

"Şey, sarhoşum," dedi oğlan.

Adam kaydı durdurdu ve oğlan "sarhoşum," dedi.

Kız, "benimle dans et," dedi oğlana ve sonra da adama; adam ayağa kalktığında kız, kollarını açıp ona geldi.

"Şuradaki insanlar bizi izliyor," dedi kız.

Adam, "sorun değil," dedi. "Burası benim yerim," dedi.

"Bırak izlesinler," dedi kız.

"Haklısın," dedi adam."Buradaki her şeyi gördüklerini sanıyorlardı.Fakat bunu görmemişlerdi, değil mi?"

Kızın nefesini boynunda hissetti.

"Umarım yatağını seversin," dedi.

Kız, gözlerini kapattı, ardından açtı.Yüzünü adamın omzuna gömdü.Adamı biraz daha çekti kendine.

"Çok çaresiz durumda falan olmalısın," dedi kız.

Haftalar sonra kız, "adam orta yaşlarındaydı. Tüm eşyaları hemen orda, bahçesindeydi. Yalan değil, harbiden kafayı bulduk ve dans ettik. Garaj yolunda. Tanrım, gülme. Bize şu kayıtları çaldı. Şu kayıtçalara baksana. O yaşlı adam verdi bize, ve bütün bu dandik kayıtları. Bir zahmet bakacak mısın?" dedi.

Konuşmaya devam etti.Herkese anlattı.Dahası da vardı ve herkes bilsin istiyordu.Bir süre sonra, denemekten vazgeçti.

Cat in The Rain - Yağmur Altındaki Kedi [Ernest Hemingway]

İngilizce orjinali: http://www.scribd.com/doc/2538128/cat-in-the-rain


İncelemesi: 1 - 2 - 3 (incelemeleri okumadım)


Türkçe çevirisi (henüz çevirdim, yanlışlar vardır.)

:::

________________________________________________



Yağmur Altındaki Kedi

-Ernest Hemingway -

Otelde kalan sadece iki Amerikalı vardı.Odalarına gidip gelirken yanların geçen insanların hiçbirini tanımıyorlardı.

Odaları ikinci katta ve denize nazırdı.Ayrıca halk parkını ve savaş anıtını da görüyordu.Parkta büyük palmiye ağaçları ve banklar vardı.

İyi havalarda şövalesiyle bir sanatçı her zaman orada olurdu.Sanatçılar palmiyelerin büyümelerini ve parkları, denizi gören otellerin parlak renklerini severlerdi.

İtalyanlar çok uzaklardan savaş anıtını görmeye gelirdi.Anıt bronzdan yapılmıştı ve yağmurun altında parlıyordu.Yağmur palmiye ağaçlarından damlıyordu.

Su, çakıl yollarındaki havuzlarda birikmişti. Deniz, yağmuru uzun bir çizgiyle yarıda kesiyor, sonra yine yükselmek için kumsala geri kayıyor ve uzun bir çizgiyle yağmura yarıda kesiyordu.

Arabalar savaş anıtının yanındaki meydandan gitmişlerdi.Meydanın diğer ucunda, kafenin girişinde bir garson ayakta durmuş, boş meydana bakıyordu.

Amerikalı kadın ayakta, pencereden dışarı bakıyordu.

Dışarda, pencerenin tam altında bir kedi, ıslanmış yeşil masalardan birinin altına sığınmıştı.Üzerine su damlamasın diye iyice büzülüyordu.

'Aşağı inip o kediciği alacağım,' dedi Amerikalı kadın.

Kocası yataktan, 'ben alırım,' diye seslendi.

'Hayır, ben alırım.Zavallı kedi dışarda masanın altında kendini kuru tutmaya çalışıyor.'

Kocası, ayaklarını iki yastıkla desteklemiş halde uzanıp kitap okumaya devam etti.

'Islanma,' dedi.

Kadın merdivenlerden ve odasının önünden geçerken otel sahibi ayağa kalkıp selamladı.

Masası ofisinin en uzak köşesinde duruyordu.Otel sahibi yaşlı ve çok uzun boylu bir adamdı.

'Il piove,' dedi kadın.Bu otelci adamı seviyordu.

'Si, Si, Sinyora, brüt tempo. Çok kötü hava.'Loş odanın uzak köşesinde, masasının berisinde ayaktaydı.Kadın onu sevmişti.Herhangi bir şikayet alırken takındığı ölesiye ciddiyeti sevmişti.Ağırbaşlılığını sevmişti.Adamın, kendisine hizmet etme arzusunu sevmişti.Bir otel sahibi olmakla ilgili hissettiklerini sevmişti.O yaşlı, sert yüzünü ve büyük ellerini sevmişti.

Aklında bu duyguyla kapıyı açtı ve dışarı baktı.Daha da şiddetli yağıyordu.Yağmurluklu bir adam boş meydandan kafeye gidiyordu.Kedi sağ tarafta bir yerde olacaktı.Belki saçaklarından altından ilerleyebilirdi.Kapıda dikilirken, arkasında bir şemsiye açıldı.Odalarına bakan hizmet kızdı.

'Islanmamalısınız,' dedi İtalyanca ve gülümsedi.

Tabii ki, otel sahibi göndermişti onu.Üzerine şemsiye tutan kızla birlikte, kendi pencerelerinin altına gelene kadar çakıl yolda yürüdü.Masa oradaydı, yağmurda yıkanmış, parlak yeşildi; fakat kedi gitmişti.Aniden hayal kırıklığına uğradı.Hizmet, kadına baktı.

'Ha Perduto qualque cosa, Sinyora? "

'Bir kedi vardı, "dedi Amerikalı kız.

'Bir kedi? "

'Si, il gatto.

'Bir kedi? "hizmetçi güldü. Yağmurda bir kedi? "

'Evet, -' dedi, 'masanın altında.Of, o kadar çok istiyordum ki onu. Yavru bir kedi istiyorum.'

İngilizce konuştuğundan hizmetçi kızın yüzü gerilmişti.

', Sinyora hadi, dedi. 'İçeri girmeliyiz.Islanacaksınız.'

'Sanırım,' dedi Amerikan kız.

Çakıl yolundan dönüp kapıdan geçtiler.Hizmetçi şemsiyeyi kapatmak için dışarda kaldı.Amerikan kız büronun yanında geçerken, Padrone masasından başıyla selamladı.

{1}Kızın içine küçük ama gergin bir his doğmuştu.{/1}Padrone onu çok küçük ve aynı zamanda gerçekten önemli hissettiriyordu.Bir anlığına en önemli kişi olduğunu hissetmişti.Merdivenlerden yukarı devam etti.Odanın kapısı açtı.George yatakta, okuyordu.

'Kediyi aldın mı?'diye sordu, kitabı indirerek.

'Hayır, gitmişti.'

'Nereye gitmiş olabilir ki,' dedi adam, gözlerini dinlendirerek.

Kız yatağa oturdu.

'Çok istiyordum o kediyi,' dedi.'Neden bu kadar çok istediğimi bilmiyorum.O zavallı kediyi almak istedim.Yağmurlu havada dışarda zavallı bir kedi olmak hiç de eğlenceli değil.

'Yağmur yağıyor.'

'Evet, evet, Bayan, hava berbat'

'Bir şey mi kaybettiniz, Bayan?'

George yine okuyordu. Gitti ve tuvalet masanın aynasının önüne oturdu,

el aynasıyla kendine baktı.Yüzünü inceledi, önce bir taraftan, sonra diğerinden.Sonra başının arkasına ve boynuna baktı.'Sence saçımı uzatsam iyi olmaz mı?'diye sordu, yine yüzüne bakarak.

George başını kaldırıp baktı ve boynunu gördü, oğlan çocuğu gibi kesilmişti.

'Ben böyle, olduğu gibi seviyorum.'

'Çok sıkıldım bundan,' dedi.'Oğlan gibi görünmekten çok sıkıldım.'

George yatakta kımıldadı.Kız konuşmaya başladığından beri gözünü ondan ayırmamıştı.

'Oldukça hoş görünüyorsun,' dedi adam.

Aynayı tuvalet masasına bıraktı ve pencereye gitti, dışarı baktı.Karanlık çöküyordu.

'Saçımı arkada düz ve gergin şekilde toplayıp, hissedebileceğim büyük bir topuz yapmak istiyorum,' dedi.'Kucağımda oturacak ve okşadığımda mırıldayacak bir yavru kedi istiyorum.'

'Evet?'dedi George yataktan.

'Ve kendi gümüş takımlarımda masada yemek istiyorum ve mumlar istiyorum.Ve mevsim bahar olsun ve aynanın önünde saçımı fırçalayayım istiyorum ve yavru bir kedi

ve yeni elbiseler istiyorum.'

'Of, kapa çeneni de okuyacak bir şeyler al,' dedi George.Yine okuyordu.

Karısı pencereden dışarı bakıyordu. Şimdi oldukça karanlıktı ve palmiye ağaçlarına hala yağmur yağıyordu.

'Her neyse, bir kedi istiyorum,' dedi kız. 'Bir kedi istiyorum.Hemen şimdi bir kedi istiyorum.Uzun bir saçım olamıyorsa ya da eğlenemiyorsam, bir kedim olabilir.

George dinlemiyordu. Kitabını okuyordu.Karısı pencereden dışarı, ışıkların yandığı meydana bakıyordu.Biri kapıyı çaldı.'Avanti,' dedi George.Başını kitabından kaldırdı.Kapıda hizmetçi kız duruyordu.Kucağına bastığı ve üstünden sarkan büyük, üç renkli bir kedi tutuyordu.

'Affedersiniz,' dedi, 'Padrone, Sinyora'ya bunu getirmemi istedi.'

23 Eylül 2009 Çarşamba

T1

Tavsiye:

  • http://www.gunlerintortusu.com/
  • Franz Kafka'nın "Yargı" adlı öyküsü.

düşLE Edebiyat ve Kültür Dergisi

Aa.

Düşle Dergisi'ne birkaç ürün yollamıştım.
Yayınlanmış ve benim henüz haberim oluyor.

http://dusle.com/icerik/index.php?p=96&kt=1&es=6

22 Eylül 2009 Salı

Adınla Çağır Beni - Andre Aciman

Adınla Çağır Beni'yi okuyalı bir süre oldu. Müthiş etkilemişti beni. Tabi ki herkese tavsiye ediyorum. Aşağıda da Kim'in bir inceleme/eleştirisi bulunuyor.

______________________________________________________

Okuduğunuz bir romanı 'sizin' yazmış olmanızı istediğiniz oldu mu hiç?! Oradaki bir kahramanla benzeşme, örtüşme dileği de değil bu ya da yazarı kadar usta bir kalem dehasının yerine geçme dürtüsü / yok, bu da değil; doğrudan, onu yazmış olmak, yazılanları tek başına kıskançca sahiplenmek arzusu. “Benim de demeye çalıştığım tam da buydu”nun karşılığı her zaman sahibini bulamıyor ne yazık. Yaşarken, zamanın kontrolünüz altında olduğunu düşünmeden ama öyleymiş gibi davranarak kanat çırpmanız, size uçuyormuşunuz hissini veren o deneyimsizlik, o hayat amatörlüğü mekânın / tabiatın sonsuz duruşuyla kolayca kırılıyor aslında. Zaman ve mekân / tabiat kalıyor, bir siz gidiyorsunuz; sizin boşalttığınız yere başkaları geliyor. Yaşadığınız eve, kaldığınız otele, uçakta oturduğunuz koltuğa, çalıştığınız masaya hatta gömülüp çürüdüğünüz ve tamamen yok olduğunuz mezara sonraları hep başkaları geliyor; sizin iz bırakarak tamamladığınızı sandığınız her şey bir başkasıyla yeniden başlıyor durmadan. Yüzyıl sonra dünyada şu an dolaşan insanlardan belki de hiçbiri hayatta olmayacak; başkaları yönetiyor, başkaları acı çekiyor, başkaları sevişiyor olacak hep. 'Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum' diyenlere bu yüzden kızmışımdır; oysa ne büyük bir şans o. Zamanı hakettiği hatıralarla durdurabilme yetisi. Geçmişi hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme eziyeti ve memnuniyeti.
Andre Aciman'ın romanı Adınla Çağır Beni'nin, zamanın insana has çağlarıyla da katmerlenerek, iç içe geçerek sorgulattığı mesele, aslında kişisel tarihlerin ne kadar 'özel' diye adlandırılsalar da imrenilmesi zorunlu deneyimlerden ve fizyolojik cesaretlerin at koşturduğu 'gizli / tehlikeli iyi şeyler'den çıkartılacak doyurucu sevinçten öteye geçemeyeceği, belki de geçmemesi gerektiği. Cinselliğin alıngan yüzeyinde hep romantik yakamozlar yakalamalı. Normal ve doğru diye dayatılan, kabullendirilenin pasifize ettiği, daralttığı, körelttiği zekânın patlaması, onun bir ruh şelalesine dönüşebilmesi için biri çıkıp gelmeli. Siz sıradanlığınızın saltanatını sürdürürken biri çıkıp gelmeli. 'Ayaklarımızın uygun adım, solla sol basması ve yere tam aynı anda vurması hoşuma gidiyordu; sahilde ayak izlerimizi, sonradan gelip gizlice ayağımı onunkinden kalanın üzerine koymak istediğim ayak izleri bırakıyorduk.' Ayak izleri, ayaklar. Masa altlarından birbirine gizlice dokunan, sevişen, oynaşan ayaklar. Karşılıklı ayaklar yollarda değil, birbirinin üstünde yürüyebiliyorsa aşktır o. 'Biz tek bir çalgı için yazılmamışız; ne ben ne de sen.' diyebilecek kadar Bach'ı Bach'ın bestelediği gibi ( bile bile ) çalmamak.
Gerçek burjuva kültürüyle büyüyen on yedi yaşındaki Elio ile feleğin çemberinden geçen yirmi dört yaşındaki felsefeci Oliver'ın iki akışkan gibi birbirlerinin sularına karıştığı, isimlerinin, cisimlerinin, eşyalarının yer değiştirdiği, erkeğin / kadının tasvirinin dışlanmadan çürütüldüğü ve 'gövdelenme'nin bir kez daha baştan yapılandırıldığı çatışma; 'Onun bedenine yalnızca teslim olmaya değil, o bedenin kalıbına girmeye de hazır olduğumun farkına varmış mıydı?' sorusuyla, aslında hem ergenlikte hem de yetişkinlikte aşkın bir model bulma / yaratma ve önce ona âşık olup sonra reddederek rüştünü ispatlama kimyasından ibaretliğini gözler önüne seren ıstırap. Kim bu acıya orgazm diyebilecek yüreği taşıyor?! 'Gençlerin utanması yoktur, utanma yaşla gelir.'
Şiir açıklanmaz; kimi şiirler açıklanırsa roman olur. Adınla Çağır Beni bu yanıl(t)ma payını taşıyan bir yapıt. 'Hiç denememektense, deneyip de yapamamak': İşte insanları ikiye ayıran özellik.; denemeyenler ve deneyip de yapamayanlar. 'Eski insanlar haklıydı belki de: Ara sıra kan akmasından hiçbir zarar gelmez.' Bedel daima dışarı yönlenmez çünkü; bedel bazen iç akıntı ya da iç çalkantıdır. Rimbaud Sendromu kafası çalışan bütün delikanlıları on yedi yaşında yakalar; aslolan onu anlayacak, onu anladıkça kızıştıracak Verlaine'ini bulabilmesidir. Yoksa Oscar Wilde da bas bas bağırdı mahkeme salonlarında: 'Bu güzel bir sevgidir, hoştur, en asil sevgi biçimidir. Bunda doğaya aykırı hiçbir şey yoktur. Entelektüel bir sevgidir. Ve sürekli olarak, daha büyük ile daha genç bir erkek arasında gelişir. Büyük erkeğin entelekti vardır; genç erkeğin de önünde, yaşamın tüm neşesi, umudu ve görkemi vardır.' Siz kendi zavallı ve fakir aşklarınızı hayatta tutabilmek için bizlerin baştan aşağı onur ve erdem olan, bilgiyle, tabiatla kuşatılmış, ışıklı aşklarımızı ezip geçtiniz.
'Uykusunda bile yüreği parçalanan' Elio, Arzu ve Utanç arasında bırakılmışlığıyla aşkının kaynağını açıklar: 'Ona bir şey vermeyi delice istiyordum. Tersine, almak çok kişiliksiz, çok kolay, çok mekanik geliyordu.'
Dışardan durumsa şu iki yaralayıcı cümleyle özetleniyor: 'Durursan öldürürsün beni' / 'Durursam öldür beni'.
Güçlü olmayı sağlayan nedir böyle bir sevginin içinde: 'Kederi etkisiz kılmak için kederi tahmin etmek' ya da 'Acı gelmeden acıyı düşünmek'. Ayrılığa hazırlıktan ötededir bu algı; kötü günler için bugün mutluluktan tasarruf etmek anlamındadır.
Salt çiftleşmeyi hedeflemeyen aşklar toplamında en tanrısal aşktır homoerotik olanı; çünkü üremeyi reddetmiş ve toplumsal, kurumsal tüm yasaların dışında bağımsız bir duygu limitine dayanmıştır. Ahlak yavaş yavaş oluşturulurken bu insanlardan fikir alınmamışsa şimdi ahlaksızlıkla suçlanmaları ne kadar akılcıdır, ki Adınla Çağır Beni toptan yok sayıyor böyle bir mekanizmanın varlığını ve hiç yokmuşçasına akıyor. 'Önemli olan biz'izin, önemli ve biz olanını ayrı ayrı irdeliyor; önemli olan, bilerek özlemek'ken biz olan ise bir sanat yapıtına dönüşebilme evresidir. Evet, özlem ve evre; aşkın koordinatları bunlar zaten.
Ya, karşı cin(s)le aşk? Elio, açıklıyor: 'Fırıncılarla kasaplar birbirleriyle rekabet etmez'. Elio, durumundan da çok memnun, 'Roma'nın her tarafında Eros'la karşılaşıyorduk, çünkü biz onun kanatlarından birini kesmiştik ve daireler çizerek uçmak zorundaydı.'
Roman'ın her tarafında Eros'la karşılaşmak da biz okurların payına düşüyor. 'Kitap okuyanlar gizlenen insanlardır. Kim olduklarını gizlerler. Gizlenen insanlar kim olduklarından her zaman hoşlanmazlar.'
Peki, böylesi sert virajları olan ilişkilerde ruhla beden nerede buluşur? Elio, bu noktanın epifiz olduğunu iddia eden kişiyi salak ilan edip çarpıcı gerçeği açıklıyor. Bu gerçek noktayı öğrenmek ve onunla yüzyüze gelmek ise homofobisini yenmeye kararlı okurların bu kitabı okumasına kalıyor ne yazık ki. Okur dediğin bazen soyunmasını da bilmeli.

Dip Not: Çevirmen Süha Sertabiboğlu'na ve kitabın Türkçe yayımlanmasında katkısı bulunan Selçuk Altun'a teşekkürler. Bir gün Pasquino Heykeli'nin altına birlikte kusmak umuduyla..

Andre Aciman, Adınla Çağır Beni, Roman, 245 s., Sel Yayıncılık, Haziran 2009



küçük İskender

15 Eylül 2009 Salı

Nazım Hikmet Akademisi

Nazım Hikmet Akademisi Edebiyat bölümüne seçildim.
Ücreti karşılayabilmek için burs arıyorum.

Bilginize :-)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Aslalar doğru olmayabilir

aslalar doğru olmayabilir
Para yoksa, özgürlük var. Mâkul bir değiş-tokuş, ha?

İş arıyorum :-D

28 Ağustos 2009 Cuma

intikam, bilakis

intikam, bilakis

27 Ağustos 2009 Perşembe

Askıdayken doğa

Askıdayken doğa

Özlem dolu hazin isimler!

Özlem dolu hazin isimler!

Sevişerek kaçalım!

Sevişerek kaçalım!

Kıssa

Kıssa

Karşı emrimdir!

Karşı emrimdir!

Kalem sızısı

Kalem sızısı

25 Ağustos 2009 Salı

Yoksan Vaaz

Yoksan Vaaz

23 Ağustos 2009 Pazar

Mum's Threats

Mum's Threats

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Korkak Durum

Korkak Durum

14 Ağustos 2009 Cuma

Yol Hayallerinden İkileme

Yol Hayallerinden İkileme

11 Ağustos 2009 Salı

Ve Mecbur

Ve Mecbur

6 Ağustos 2009 Perşembe

Meşr-u Aşk

Meşr-u Aşk

24 Temmuz 2009 Cuma

DE

DE

23 Temmuz 2009 Perşembe

Evrensel Barış ve Teklik

Onlarca kez aşağıdaki "röportajı" yapmışımdır kendimle.

- Yazıntıkar, sence evrensel barış, tek ülkelilik gibi şeyler mümkün mü?
- İnsan yaşamı devam ederken?
- Evet?
- Hayır.

21 Temmuz 2009 Salı

Sanat Hakkında - 1

Geldik o mâlum konuya...
Önce klasik soru: Sanat sanat için midir, halk için midir?

Kat'iyen sanat içindir. Çünkü...

Can Yücel, "Ars Gratia Artis" adlı şiirinde, "sanat sanat içindir" diye bağırdığından değil.
Sanat, kendini sürekli ileriye taşımak ister. Toplumlar bunu istemez. Sanat, eğer sanat ise, her zaman yeni yollar arayışında, yeni kapıları kırmak ya da yeni düşünce yatakları açmak istemektedir. Yaratıcılıktan bahsediyoruz, sanat sözcüğünü ağzımıza aldığımızda. Toplum ve yaratcılık ne denli birlikte, hatta ne kadar yakındır?

Toplum denen illet, yaratıcılığın en meşru düşmanıdır. Çünkü toplum, asla sahip olduğu değerleri değiştirmeye meyilli değildir. Çünkü toplumu yöneten, dirlik düzen sağlayan en büyük bekçi de ahlaktır bir yandan. Eğer ki sevgili toplumun değerlerini, yaratıcılık aracılığıyla yıkmaya çalışırsanız, bırakınız yıkmayı, o değerleri kullanmaya çalışırsanız, işte o vakit ahlakın beş parmağı ve kara avuç içi size "dur!" diyecektir. Hayır, burada erotizmden bahsetmiyoruz ahlakı kızdıran yaratıcılık derken. Tümüyle yaratıcılık. Toplumu (asalak tabi...) bir bünye kabul edersek, o bünye hiçbir hücresinin mutasyona uğramasına razı olmayacaktır.

Hal böyleyken, sanat, kendisinin temeli olan yaratıcılığı uslu uslu engelleyen toplumun içinden nasıl doğabilir de yine o toplumu kendi etkisi altına alabilir? O toplumdan "yaratı"lan eserler, yine o topluma döndüğüne göre; bu bir ilçede sokaklara konup da bir türlü dönüşüm fabrikasına götürülmeyen geri dönüşüm konteynırlarına benzemez mi? Ah, kesinlikle ekonomik bir sanat! Girdisi çıktısı yok! Bakiye sıfır! Cari düzgün! Bilanço tıkırında! Ayın 25'i de gelmiyor bir türlü zaten, vergi sıkışıklığı da yok!

Eğer yukarıdaki distopya gerçek ve hakikat olsaydı, 23 Nisan şiirlerini okuyor olacaktık her zaman. Girdisi güneş altında sıcak ve çıktısı mikrofonda çocuk sesi olan şiirler.
Resim sanatı sadece klasikte takılı kalacaktı ve fotoğraf makinesi icat edildiğinde de yok olacaktı. Zira, fotoğraf sanatı da doğduğu yerde, vesikalıklarda ve haber fotoğrafçılığında sayıklayacaktı.
Dans ise, bir koşudan ibaret olacaktı. Çünkü toplumda çıkan ve topluma faydası olan tek şey budur dansla alakalı! Çünkü toplum habire eşekler gibi bu kalıptan diğer kalıba koşuyordur. Yanılmayın, bu sayfanın ergenlikten çıkalı çok oldu!

Sanat, toplum için olsaydı şayet, "milletvekili, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı" da sanatçı olurdu/olabilirdi. Fakat, olamazlar.

Şöylesi de doğrudur: Sanat, sanat olarak yapılır. bir kez yapıldı mı, elden çıkar ve toplum onu nasıl kullanmak istiyorsa kullanır. İşine geliyorsa gördüğü/duyduğu/okuduğu, baş tacı eder. Gelmiyorsa eğer, saçmalıktan ibarettir topluma göre o eser. Sanatçı sadece yapar! Diğer yolu bilmez! Tek yapabileceği, tek yaptığı o an, odur.

Tekrar etmekte fayda var; sanatı topluma prangalarsak, ne vahimdir hali insanın! Ne vahim ki, gökyüzünde bir melekler konseyi toplanmak zorunda kalır, nasıl olur da onları sadece beyaz olarak renklendirir insanlar diye... Sanat, her zaman ileride, yaratıcılığı besleyen, dahi yaratan olmalı ki, toplum da orasından burasından bir şeyler kapıp, şöyle bir silkelenip kendine gelsin. Yahu bu karı niye cam parçaları yedikten sonra şarkı söylüyor, niye bu adam elindeki 45 kalibrelik silahı boya paletine bandırıp duvarda resim yapıyor ya da şu her bir dakikada kafasından bir saç teli koparan çocuk, niye okuyanların gözünün açık gitmesine sebep acayip acayip kelimeler yazıyor, diye düşünebilsin. Toplum, sanata ulaşmak için çabalamalı. Yoksa, yoksa tanrının planı büyük bir hezimete uğrar.

Peki, sanat ne içindir allah aşkına?

André Aciman'ın kendimi yerden yere vurarak, çok severek okuduğum "Beni Adınla Çağır" kitabında da geçen şu sözü hatırlamak gerek: "ruh ile bedenin birleştiği yerin epifiz bezi olduğunu söyleyen her kimse çok salakmış, göt deliğidir o göt." (gibi bir şey... Çevirmeni de tebrik ediyorum bu arada... Ruhuna sağlık Süha Sertabiboğlu...)

Ekşisözlük'ten "strategic" çok güzel der: "Bir nevi mastürbasyondur; zira mastürbasyon, mastürbasyon içindir, bir amacı olamaz. Olsa da eğreti olur, yakışmaz."

Sanat, götünü parmaklamaktır. Evet, en bariz şekilde budur. Ruh ile bedenin birleştiği yeri, göt deliğini ya da epifiz bezini okşamaktır. Daha, daha, daha da okşamaktır gitgide! Durmak istemeden, kendine mâni olamadan! Çünkü sonunda...ah, sonunda ve her seferinde, insanoğlu ilk boşalmasının ya da orgazmının çarpılmasını yaşar. Tekrar tekrar. İşte bu andır, bir türlü "toplum için"i savunanların erişemediği doruk.

Hayrola.

17 Temmuz 2009 Cuma

Deste-1 [gecikmeden]

Deste-1 [gecikmeden]

10 Temmuz 2009 Cuma

Fincan

Fincan

Murtaza & Tevfik

Oku: http://kacakgay.blogspot.com/2009/07/murtaza-bi-gun-cok-edeb-ili-bi-oglan.html

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Oh Dionysus

Rock'n Coke - Linkin Park

1'er adet,

19 Temmuz Pazar günü için Rock'n Coke günlük bileti
ve
19 Temmuz Pazar Günü Linkin Park Sahne Önü bileti

satılıktır. Acil.

İletişim: wiseremuska@yahoo.com

6 Temmuz 2009 Pazartesi

1234567890

4 Temmuz Dream Theater konserine gidildi.
İstanbul'da sabahlanıldı.
Ortaköy'de.

Ortaköy çok sevildi.
Tekrar tekrar gidilecektir.

Kabataş Erkek Lisesi'nin önünde fotoğraf çekinildi.

30 Haziran 2009 Salı

dahasonraisimkoyacağımelbet

9 Haziran 2009 Salı

Yok

Yok yazı.
Betim benzim attı. Acıktım.
Related Posts with Thumbnails