HANGİ ÇILGIN BENİ NESNEL YAPACAKMIŞ, ŞAŞARIM!
GÖSTERGE:
4. dil b. Anlamla biçimin, gösterenle gösterilenin kaynaşmasından oluşan dil birimi, belirtke.
Güncel Türkçe Sözlük (Türk Dil Kurumu)
İMGE:
a. 1. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, hayal, hülya. 2. Genel görünüş, izlenim, imaj:“Efsanevi asi kız imgesine, bu imgenin kararlı ödünsüzlüğüne kavuşabilirdi.” -M. Mungan. 3. ruh b. Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj. 4. ruh b. Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.
Güncel Türkçe Sözlük
b. Gerçekle ilişkisi olmadığı halde insanın zihninde tasarlayıp canlandırdığı şey. 2. Ortada açık bir uyaran olmadan, eski bir duyusal-algısal yaşantının zihinde yeniden canlanan biçimi.
BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü
c.Bir nesneyi doğrudan doğruya yeniden tanıtmaya yarayacak bir biçimde göz önüne seren şey, duyu organları ile algılanmış olan bir şeyin somut ya da düşüncel kopyası.
___________________________________________________________________________________
Gösterge ve imgenin ne olduğunu kavramak, edebiyat kuram ve analizlerinde terim karışıklığı yaşamamızı engelleyecektir. Zira, kuramsal tartışmalarda terimlerin farklı algılanışı en büyük anlaşım bozukluklarını önümüze getirir.
Gösterge, insan beyni ile varlık arasında kurulan bir “temsil etme” ilişkisidir. Yani varlık, insan beyninde bir imaj ile temsil edilir: bu bir resim, fotoğraf, kelime, koku, duygu olabilir. En basiti, “ağaç” kelimesi bir göstergedir ve bu sözcüğü kullandığımızda beynimiz, “ağaç” sözcüğüyle ilişikte olan “fotoğrafı/resmi” çeker veritabanından. Bu da bizim, sadece bize özgü olan ağaç imajımızdır. Gösterge, dilin en büyük parçasıdır. Çünkü dil, “üzerinde anlaşılmış göstergeler bütünü”dür. Yani İngilizce konuşan bir topluluk, Türkçe'de karşılığı “ağaç” sözcüğü olan göstergeye “tree” demeye topyekün anlaşmıştır. Bu göstergenin karşılığı olan sözcükte, o topluluktaki tüm beyinler karar kılabildiği için dilsel iletişim gerçekleşebilir.
Fakat göstergelerin beynimizde karşılık bulduğu imajlar, hepimizde farklıdır. Çok basit bir deyişle, “ağaç” dediğimizde kiminin beyni veritabanından ilk olarak çam ağacını çekerken, kimininki kavak ağacını çekecek; kim bilir, bir başkasınınki sürrealist bir tablodan, gerçeküstü bir ağaç imajı çekecektir. Bu tür farklılıklar, iletişimin asıl amacını rahatsız etmiyor, fakat iletişimde en küçük farkların dahi büyük önemler taşıdığı zamanlarda bu tür farklılıklar, iletişimi koparacaktır. Demek istediğim, aslında hiçbirimiz hiçbirimizi yeterince anlamıyoruz. Yaşadığımız deneyimler (tabula rasa'mız) asla ama asla aynı değildir; bu da mükemmel iletişimi imkansız kılmaktadır.
Konudan hafif saptıktan sonra, imgeye göz atsak iyi olur. İmgenin bir diğer adı da “imaj”dır ve kendisi, yukarıda da belirtildiği gibi “genel görünüş, izlenim” anlamına gelir. Yani imge, tamamen özneldir. Nesnel bir imge yaratmak imkansızdır ve bu imkansızlık, bir toplulukta göstergeler arasında anlaşma kurma sırasında (dili yaratma sürecinde) en aza indirilmeye çalışılır. İşte, imgenin bizden dışarı çıkmış, başkalarına bulaşmış, başkalarında kabul edilmiş, üzerine anlaşılmış hali apaçık “gösterge”dir. Göstergeleşmemiş imgeler ise hala bize ait olmaya, öznel olmaya devam etmektedir. Özetleyecek, hadım edecek olursak: gösterge, imgenin dile dökülüp bir topluluk tarafından bu dil-varlık ilişkisinin tanındığında dönüştüğü durumdur.
Buraya eklemek isterim ki, yukarıdaki bazı “imge” tanımlarının yanlış olduğunu sanıyorum. Duygular, etken olmaksızın açığa çıkmazlar. Uyaran olmaksızın, beyin kendi kendine bir şey üretecek durumda değildir; tıpkı beynin, kendinden bi'haber olması gibi. Ancak geçmişte zaten ürettiği bir imgeye başvurabilir yeni bir uyaran geldiğinde.
Sınırları çok belli, sayısız bir çok yere sıçrama imkanı vermeyen bir konuymuşçasına, konumuza geri dönelim. Sevgili yeni hocam Salih Bolat'ın düşüncesine yer vermek isterim. Der ki:
Edebiyat, kurmacadır ve kurmaca nesnel gerçeklik ile öznel gerçekliğin kesişim noktasındadır.
Şimdi... Nesnel gerçekliği gösterge, öznel gerçekliği imge olarak adlandırırsak işimizi kolaylaştırırız. Lafın arasında estetik geçtiğinde Salih Bey'e, “öznel gerçekliğin payını artırırsak estetik artar; çünkü genel yargıda zaten çokça yer eden anlam ilişkileri, estetik birer yargı olmaktan çıkmıştır” demiştim. Demiştim de, “öznel gerçekliğin payı arttığında ve nesnel gerçekliğin payın azaldığında, fantastik roman oluşur,” gibi bir cevap almıştım.
Ben de diyorum ki, edebiyatın tümü öznel olabilir. Çünkü edebiyatın aracı olan dil, göstergelerden oluşur. Çünkü edebiyatın aracı olan dil üzerine topluluk, nesnel yargılarda zaten bulunmuştur. Çünkü edebiyatın aracı olan dil, tamamen öznel olan bir edebiyatı, nesnel yollardan aktarır. Aktarmalıdır; aktaramazsa, öyle bir dil yeryüzünde yok demektir. Eğer aktaramazsa, o dildeki göstergelerde bir ortak anlaşma yapılamamıştır demektir. Yani içerik, tamamen öznel olabilir; fakat nesnel, gerçekçi bir vasıtayla aktarıldığı için, okuyucu tarafında anlam ifade edecektir. Küçük bir parantez açarak, anlamın, illa ki başkasına anlatılabilecek bir şey olmayacağını söylemem gerek. Anlam, aktarılamayabilir de; ki böylesi bir anlam hem baş ağrıtıcı hem de en yoğun, en zevkli, en anlamlı olanıdır. Aktarılan her şey, kendinden bir şeyler bırakır vasıtasında.
Fantasik kurgu edebiyatının ise farkı, doğaüstücülüktür. Doğaüstücülük, gerçekdışılık değildir. Yukarıda geçen “gerçek”, sayın Bolat'ın da belirttiği gibi, “doğru” değil, “var olabilirlik, dilsel olarak bir anlama öyle ya da böyle ilişkilendirilebilirlik”tir. Doğaüstücülük ise, “doğa yasalarına uymayan, doğa yasalarıyla açıklanamayan, tabiat üstü” [tdk. Güncel Türkçe Sözlük] olanın uygulanmasıdır.
Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım, esas edebiyatın, güzel edebiyatın, güzel sanatın öznel olması gerektiği. Ne kadar öznel bir yolla anlatırsak, anlatmak istediğimizi o kadar iyi aktarırız. Çünkü, kimse inkar edemez ki, en iyi tanıdığımız varlık kendimiziz. En iyi kendimiz gibi yazabilir, en iyi kendi gözümüzden çizebilir, en iyi kendi dudağımızla konuşabiliriz. Anlamı aktarırken zaten müthiş kayıp verir bir durumda olan sanatçı, aktarmak istediği anlamı da başka bir kaynaktan alırsa, elimizde pek bir şey kalmayacaktır. İmgeler için de aynı şey geçerli. Kendi imgelerimizde kulaç atmalıyız; alışık olduğumuz denizde yüzmeliyiz. Tanımadığımız denizde cankurtaranlık oynamayalım!
Böylece, sanatın tamamen öznel olduğu durumun “kendi kendine sayıklama” olarak adlandırılmasına da az çok bir cevap verilmiş oldu umarım... Her an sayıklamaktayız; asla birbirimizi anlamıyoruz.
Son bir madde daha. Sayın Bolat (Yazınsal Türler ve Kavramlar dersinden hemen sonra yazdığım ne kadar belli oluyor...), kurmacanın öğelerini sayarken, olay-zaman-insan'ın yanına mekan yerine ortam'ı ekledi. Ortamın ve mekanın kafalarımızdaki algılayış farkı, yine bir anlaşmazlığa yol açtı. Mekan derken bulunulan yerden bahsediyoruz. Ortam derken ise, “bir kimsenin veya bir insan topluluğunun yaşayışını etkileyen ruhsal, toplumsal ve kültürel etkiler; nesnel ve toplumsal yönlerle bazen kişinin iç dünyasını da kapsayan yakın çevre”den bahsediyoruz. Gördüğünüz gibi, “ortam” aslında kurmacanın tüm öğelerini içinde barındıran bir kavramdır.
Sonuç:
1.Sanatta olması gereken nesnellik değil, öznelliktir.
2.Gösterge-imge farkı, birbirleriyle olan ilişki.
3.Ortam-mekan farkı.
Pekala, eklemeden geçemeyeceğim ve eklemezsem yüksel ihtimalle unutacağım bir şey daha. Yine ve yine Sayın Bolat'ın dersiin başında belirttiği ve beni dehşete düşüren bir ifadesiyle ilgili.
Şiirin, imge, ritim (vesaire)'den oluştuğunu varsayarsak, roman, öykü gibi türlerin de şiir olduğunu belirtiyor. İlk bakışta çok mantıklı, tutarlı, hatta hoş gelen bir sav. Devamı ise korkutucu. Şiirin buna benzer özelliklerini barındıran türler dışındakiler edebiyattır, deniyor. Üzerine düşünmedim ama, ben şu an edebiyat mı yapıyorum bunu yazarak? Evet evet, tabula rasa sorunumuz var.
06 Ekim 2009.

Facebook/Oytun Tez
Linkedin/oytuntez
Twitter/oytuntez
YouTube/WiseRemus
Last.fm/WiseRemus
GMail/Oytun Tez

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder